11 Haziran 2016

"Soframiza buyurun"

M Akif Eyler

Medine'de Ramazan anlatılır gibi değil.  İftar vakti camiye girerken her taraftan çağırıyorlar:  "Soframıza buyurun". Davet edilen sofralar çoğunlukla aynı: Biraz ekmek, 7 adet hurma, 150 g yoğurt, bir yudum kahve. Bir de o bölgenin ayrıcalığı olan zemzem. (Uğraşıp nice zahmetle getirdiğimiz zemzemin tadı burada aynı olmuyor, o nedenle "ayrıcalık" dedim)

Nebevi Camisinde iftar sofraları kuruluyor
Sofra tam özendiğim gibi: basit ve doyurucu. İkindiden sonra faaliyet başlıyor, önce uzun plastik örtüler seriliyor. Saatlerce başka bir şey yok. Ama biliyorsunuz ki "Rabbim rızkımı gönderecek." Bu nedenle kimse telaş etmiyor. Yarım saat kala önce hurmalar dağıtılıyor, sonra ekmek ve yoğurt. En son zemzem ve kahve servisi yapılıyor ve iftarda (19:10) her şey hazır. Ezanla birlikte sofra sahipleri de oturuyor ve eller şükürle yemeğe gidiyor.

Yollarda bile sofralar serilmiş. Kimisinde sıcak yemek var, kimisinde sandalye... ama onlar standart dışı. Sahurda ayrıca bir ikram göremedim.

Yollarda bile sofralar serilmiş
Yemek dağıtanlar teşekkür kabul etmiyor. Çünkü orada hepimiz eşit şartlarda kullarız, ama onların aşağıda anlatacağım önemli bir avantajı var. "Bana değil, Rabbinize şükredin" diyorlardı sanki, lisan-ı hallerinde şu âyeti açıkça okudum:

76:9. "Sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz"

Bu sofralar "karşılıksız ikram" kavramının en güzel örnekleri. Öte yandan, ilahi teminat altında olan hakiki ihtiyacımızın ne kadar az olduğunu bize hatırlatıyor. 80 çeşit nimetin dizildiği sofralar gerçek ihtiyacın değil, belki açgözlülüğün göstergesi olabilir.

Caminin avlusunda standart dışı bir sofra
Bu manzarayı ilk gören bir kuzenim, sofraları şöyle özetledi:
Medine'de mescide iftara 5 kala bile gitsen; "sofra?" sorusuna evet anlamında kafa salladığın can, seni elinden tutup, sofrasına götürüyor ve bütün ikramların (zemzem dahil) önüne geliyor... yanına oturmuş olduğun iftar komşuların yanlarında getirdiklerini de paylaşıyor seninle: bir parça simit ekmek, bir kaç zeytin ya da susamlı çıtır helva... Rabbim her iftarda renklendiriyor sofranı ve şükrediyorsun sen telaşa kapılmadan rızkını veren, nasiplerini önüne seren Rabbine...
En uzun günlerde, Medine'de oruç daha kısa: Istanbul'dan 45 dak sonra oruç başlıyor, bir buçuk saat önce bitiyor. Ezan ve kamet arasında yemek faaliyeti sona eriyor ve önce artan yiyecekler toplanıyor. Sonra çekirdek, kağıt, plastik vb artıklar kocaman poşetlere dolduruluyor. Namaza kadar sofra tamamen toplanmış oluyor. Sonrasında, artan malzeme ile daha küçük sofralar kuruluyor ve öyle görünüyor ki bir hurma bile ertesi güne kalmıyor.

İftarı beklerken
Peki bu ikramlar neden böyle yaygın? Çünkü oruçluya iftar vermek hakkında meşhur bir hadis var:

Kim bir Müslüman kardeşine iftar vakti yemek yedirirse, onun sevabı kadar da kendisine sevap yazılır. Yemek yedirdiği kimselerin sevabından da hiçbir şey eksilmez.
(Tirmizî, Savm: 82; İbni Mâce, Sıyam: 40)

Sahur yedirmek hakkında bir hadis olmadığı için hiç kimse sahura emek harcamıyor.

Tipik ikramlar

13 Şubat 2015

Tuhaf Bir Rüya

Akif Eyler
Marmara Üniversitesi


Yemekten sonra biraz dalmıştım ki Mine aradı, "Necla Abla fenalaştı, hastaneye gidiyoruz.". Hemen çıktık, 112'den çağrılan ambulans bizden önce varmış. Annemi sedyeye yerleştiriyorlardı. On gün önce çıktığımız özel hastanenin acil servisine gidip durumu anlattık. "Bizde nörolog yok" dediler, "devlet hastanesine gidin."

Yirmi yıldır her gün önünden geçtiğim Göztepe hastanesine gittik. Daha biz oraya ulaşmadan kabul işlemi yapılmış, doktor durumunu soruyordu. Üç kişilik ambulans ekibine rastladık, "sarı çizgiyi takip edin" dediler, teşekkür ettik. Hastalar durumun ciddiyetine göre kırmızı, sarı ve yeşil alanlardan birine alınıyor. Yerdeki renkli çizgiler sizi o alana götürüyor. 

Bekleyenler arasında bir de tekir kedi vardı. İki kişilik yere yayılmış, uyur gibi yapıyordu. Kimse yerinden kaldırmaya cesaret edemedi. Yanına gelenler, "Yazık, tek gözü yokmuş" deyince Tekir konuştu: "Tek gözümün yokluğundan şikayet mi edeyim? Tek gözle sizden iyi görüyorum, varlığı görüp şükretmek gerekmez mi?"


Danışmadaki adama mescidin yerini sordum. Yerleri paspaslayan görevliye seslendi: "Osman bak, amcaya yardım et." Osman cebinden bir kavanoz çıkardı, yere biraz bal döktü. Tekir koştu, balı diliyle temizledi. Bana döndü "Bal dök yala, burada her yer mescid" dedi.

Annemin yanında doktor vardı, son yapılan tedavinin raporunu istedi. Eve gidip getirdim. Az sonra battaniye istediler. Geri dönüp onu da getirdim. Günlük kullandığı solunum cihazını istediler. Uzun hortumu istediler. Onları da getirdim. Su içmek için pipet bile getirdim. En son, 20 kiloluk oksijen tüpünü istediler.
- Hastanede oksijen yok mu?
- Her odada var ama MR'da yok
- MR'da ne işimiz var?
- Tomografide bişey göremediler...
- eee?
- MR'a gidilecek, tüp kapıda duracak

"Rüyada olur böyle şeyler" diye düşündüm. Sol elimi Tekir'e uzattım.
- Bir tırnak at bakalım, rüyada mıyız?
- Rüya olsa böyle mantık yürütemezsin
- Sen bir tırmala, hadi durma
- Kıyamam sana, bana bir kötülük yapmadın
- Sen ne güzel kedisin

Olmayan gözüyle alay ettiğimi sandı, tırnağını geçirdi. Elim kanadı ama hiç acı duymadım. Böylece bunun rüya olduğu, rüya içinde kanıtlanmış oldu. Ama Tekir'in içine sinmedi, "Postunu deldim, sana bir dua öğreteyim de ödeşelim. Anan baban için sürekli bunu oku:
Rabbirhamhumâ kemâ rabbeyânî sagîrâ"

Peki MR'a nasıl gideceğiz? Osman geldi, "Ben götüreyim Amca" diyerek hasta yatağını itmeye başladı, oksijen tüpünü de önüne sıkıştırdı, kocaman bir asansöre bindirdi, yerin altına idik. Labirent gibi koridorlardan uçarak geçiyorduk. Her taraftan sular damlıyordu ama duvarlarda büyük tablolar asılıydı. Tek gözlü kedi belirdi, "Osman, acele etme, sana yetişemiyorlar!" diye uyardı.


Neyse, içinde 20-30 kişinin bekleştiği sıcak bir odaya girdik. Osman içeri girince durumu anlattı. Meğer MR gece-gündüz hiç durmadan çalışırmış, bunlar 3-4 ay önce randevu alıp geceyarısı sıraya girmişler. "Yine acilin hastası araya girdi" diye söylenenler oldu. "Ne ayıp, hem yaşlı hem hasta teyze, elbette öne geçecek" diyen de oldu. Rüya olunca, herkes her şeyi söylüyordu, kulak asmadım.

Acilden de gelsek, burası bekleme odası. Bir saat bekledik. Osman bir paket uzatıp "Amca, sıkıldıysan dışarıda içebilirsin" deyince Tekir çok kızdı, "Osman, adamın ak sakalına baksana, hiç sigara içer mi!" diye azarladı. "Sen ne akıllı kedisin" diye düşündüm ama sol elime baktım, dile getirmedim.

MR'da da bişey çıkmadı, 3:30'da "hadi artık gidin" dediler. Rüya dedik ya, kimse para da istemedi. Osman bir ambulans buldu, eve döndük. Sabah uyandığımda Güler kahvaltı hazırlıyordu. Annemin evinde her şeyin yeri bellidir, bir santim kıpırdamaz; her şeyin vakti de bellidir, bir dakika şaşmaz. "Ne uzun bir rüya" diye düşündüm, hakikat olmadığı için şükrettim. Elime baktım, kedinin tırnak izleri duruyordu.

27 Mayıs 2013

ABD’nin Devşirme Sistemi

Erkan Türe
İstanbul Şehir Üniversitesi

ABD üniversiteleri başka ülkelerden parlak ve seçilmiş üniversite (hatta lise) mezunlarını kabul ediyorlar, onlara ciddi bir yatırım yapıyorlar (Çocuklarımız Ferhan ve Elif’e 5 sene boyunca ödenen ücret ve onlardan alınmayan okul harcını topladığımızda 400 bin dolara yakın bir tutar oluşturuyor!) Bu lisansüstü  eğitim dönemi seçilmiş gençlerin Amerikan sisteminden “aldığı”, yani azami yararlandığı bir dönemdir. Çok iyi üniversitelerde, çok rekabetçi bir ortamda, çok yüksek bir tempoda çalışarak kendilerini yetiştiriyorlar. Tabii sistem yapılan deneyler, araştırmalar ve üretilen bilimsel yayın ve patentlerle onların enerjisinden ve başarılı olma arzusundan en iyi şekilde yararlanıyor, bir kazan-kazan dönemidir bu. Buna 1. aşama diyebiliriz.
İkinci aşama doktoradan sonra başlıyor, başarılı mezunlara güzel iş imkanları sunuluyor. Böylece bu genç doktoralar (bazı durumlarda yüksek lisanslılar) seçilmiş kurumlarda tecrübe kazanmaya başlıyorlar, ABD sisteminden “almaya” devam ediyorlar, ama bir yandan da sisteme emekleri, öğrenme, ilerleme, yükselme merak ve çabalarıyla ciddi katkılar sağlıyorlar. Zaten akademik başarısını iş hayatında veya hocalıkta sürdüremeyenleri eleyen acımasız bir rekabet sistemi de var ABD’de.

İkinci aşamanın birkaç senesi böyle geçiyor, ülkelerinde alışkın olmadıkları ortamlarda, mekanlarda, imkanlarda ve düzenli işleyen kurallarla yaşayan bu gençler bu “alma, kazanma” döneminde (ilk iki aşamada) pek para biriktiremezler, rahat yaşarlar, sürekli öğrenir ve gelişirler, kazandıklarını büyük ölçüde harcarlar.Bazıları “artık buralı olduk” hayranlığı içindedir zaten, geride bıraktıklarını giderek öncelikler listesinde aşağıya iterler, diğerleri bu dönemlerde etrafı gezmeye ve ailelerini ziyaret etmeye de vakit ve para harcarlar.

3. aşamaya iyi yetişmiş ve kendini ispat etmiş tecrübeli elemanlar olarak gelenlerin önlerinde daha cazip bir çok iş imkanı açılır. Maaşlar senelik ve brüt olarak ifade edildiği için ülkelerinde hiç hayal edemeyecekleri kadar büyük görünen ücretler kendilerine teklif edilir, çok mutlu ve gururludurlar, yükselme fırsatları devam etmektedir zaten. Bu dönemin aldıklarını ABD’ye geri verme dönemi olduğunu çoğu ya hiç fark etmez veya seneler geçtikten sonra anlamaya başlar. Çok yoğun bir tempoda çalışırlar, işleri hiç bitmez, eve de iş getirirler, hafta sonları da çalışırlar. O büyük ücret rakamlarından geriye fazla birikim kalmaz, tam bir tüketim toplumu olan ABD’de pek az olan boş vakitlerinde insanın başını döndüren alış-veriş yerlerinde keyifle para harcarlar. Şanslı olanları baştan evli gelmiştir, daha az şanslı olanları geldikten sonra evlenmeyi başarır. Şanssız olanlar ise bekar gelip öyle kalanlardır, bir bakarlar ki yaşları 30’ların sonuna doğru hızla gidiyor, ömrün ortasına gelmişler, ailelerinden ve ülkelerinden kopalı seneler olmuş, çok nitelikli bir eleman olmuşlar ama ortada ne büyük bir birikim, ne gerçek dostlar var! Bazıları için bir aile bile yok ve kurmak ta çok zor görünüyor. Henüz Amerikan rüyasından uyanmayanlar öyle devam ederler, onlar ABD’de kalıcıdırlar genelde, Amerikan vatandaşlığı almaya uğraşırlar bir yandan.

Evli olanların bebekleri doğuştan Amerikan vatandaşı olur, onlara göre bu büyük bir nimettir, büyüyünce dünyanın pek çok ülkesine vizesiz gideceğini düşünerek mutlu olurlar. Bebeklik döneminde –belki acemilik haftaları hariç– ABD’de olmak (sağlık sigortanız varsa) kolaydır, imkanlar geniştir, hele anne çalışmıyorsa...
Anne de çalışıyorsa çocuğa önce bakıcı tutulur, şanslı olanların Türkiye’den yakın akrabaları gelir ama uzun süre kalmaları zordur, çünkü dil sorunu yaşarlar, komşu bulamazlar, geride kalanların da onlara ihtiyacı vardır vs. Bakıcıdan yavaş yavaş Hristiyan terbiyesi almaya başlayan çocuk önce kreşlerde, sonra ana okulunda ve nihayet ilk öğretimde anne ve babanın gözleri önünde başkalaşmaya başlar, önce bunu çok önemli bulmazlar, “elhamdülillah” yerine “hallelujah” der, hatta bu masum ve eğlenceli gelir. Haç çıkarmaya ve “Jesus” demeye, “Jesus = God” zannetmeye başlayınca bir tedirginlik olur. Zaten baştan teslim olmuşlar için bu bir gelişme ve ortama (uygarlığa) ayak uydurmadır. Kendi kültür ve değerlerine bağlı olanlar ise ciddi kaygılar içindedirler ama genelde yapacak fazla bir şey de yoktur, zamanları da olmaz. Ülkeleri, akrabaları ve eski dostları ile olan bağlantıları giderek zayıflar, oradaki bayramları, kutsal günleri unutmaya, atlamaya başlarlar. Evli olanların çocukları büyümekte, Amerikan değerlerine göre yetişmekte ve davranmaktadır artık. Seyrek ülke ziyaretlerinde ABD’deki rahatlarını ve düzenlerini ararlar, “anne, artık evimize dönelim” demeye başlarlar. İş bu noktaya geldiğinde artık çok geç olmuştur, anne ve baba ABD’nin onları bırakmayacağını hissederler, isteseler de geri dönemeyeceklerini düşünürler. Bu teslimiyet dönemine ve psikolojisine girenler için artık ülkeye geri dönüş gündemden düşer ve dördüncü aşama başlar, bu bir Amerikalı aile gibi yaşama, bu büyük ve cazip ülkedeki hayatın kalıcı bir parçası olma dönemidir.

Dördüncü aşamayı yaşayan birkaç aileyi yakından tanıyorum, bazılarıyla ilgili de kısıtlı bilgi ve gözlemlerim var. Bu aşamada yaşları epeyce ilerlemiş insanların bir kısmı derin pişmanlık duyguları içinde oluyorlar. Geride bıraktıkları ve arkalarından hep hasretle bekleyen annelerin ve babaların üzüntüleri, cenazesinde bile bulunamadıkları en yakınları içlerinde ukdedir. Türkiye’deki sıcak, içten, beklentisiz dostluk ve arkadaşlıklar ile ABD’deki resmi, mesafeli, aynı zevklerin ve sevinçlerin paylaşılmadığı, çoğu zaman çıkar dengeleri üzerine kurulu ilişkiler çok farklıdır. Bazıları geri dönme arzusunu dillendirmeyi hiç bırakmazlar.

Biraz genellemeler yaptım ama Amerikan devşirme sisteminin başarılı olduğu durumları öne çıkarmaya ve dramatize etmeye çalıştım zaten. Yukarıda kabaca tanımladığım aşamaların değişik zamanlarında devşirilmeyi reddedip ülkesine dönenler çoktur, bunda genellikle aile ilişkileri ve sahip oldukları değerler belirleyicidir. 2. aşamanın sonuna geldiğinde veya daha öncesinde dönme kararı verenler bu gruptadır. 3. Aşamaya geçenler için dönmek giderek zorlaşır, dördüncü aşamada dönmek neredeyse imkansızdır, ancak aile fertlerini birbirinden ayırarak ve ciddi travmalar yaşayarak mümkün olabilir.

Bu sistem üzerinde bu şekilde düşünme ve bunları yazma ihtiyacını doğuran olay Berkeley’de birlikte doktora yaptığımız bir arkadaşımın yaşadıkları oldu. 30 senedir Türkiye’ye dönmekten bahseder ama önüne gelen hiç bir fırsatı değerlendirme kararlılığını gösterememiştir. ABD’ye gittikten 1 sene evlendi, 3 çocuğu da orada doğdu, kendileri de Amerikan vatandaşlığı aldı. Uzun süre iyi şirketlerde çalıştı ve çok para kazandığını düşündü. Önceleri San Francisco Körfezi civarında idi, sonra bir kriz döneminde Seattle’a taşındılar, başka bir kriz döneminde kendisi Colorado’ya savruldu, aile Seattle’da kaldı. Şimdi üniversiteyi bitirdiği halde hala işsiz büyük oğlu ve çalışmayan eşiyle kendisi Boulder civarında küçük bir kasabada arkadaşsız, komşusuz yaşıyor. İki kızı ise Seattle’da yaşıyor, büyük olan okulu bitirdi, yüksek lisans yaptı ve bir Call Center’da gece 22 sabah 6 arasında komik bir ücretle çalışıyor, küçük kız İşletme okuyor. 3 çocuğun Amerikan üniversitelerinde okuması aile bütçesine ciddi yükler getirdi. Kendileri de tutumlu olamadılar, Amerikan tüketim alışkanlıklarına kapıldılar.İçini dolduramadıkları koca bir ev almışlar, taksitlerini ödüyorlar. 3 çocuğun okul masraflarını veya okul borçlarını da baba ödüyor. Seattle’da aynı evde bile kalmaya razı olmayan 2 kızın ev kiralarını ve ailenin toplam 5 arabasının sigorta ve benzin masrafları ile 2 tanesinin taksitlerini de baba ödemek zorunda. Büyük kızı geçenlerde Türkiye’ye gönderdi ve tüm eski dostlarına rica etti, “kızıma bir iş bulun, orada kalsın, ABD’de geleceğinden endişeliyim” diye. Biz bu kızı misafir ettik ve uzun uzun konuştuk, ne yapmak istiyor anlamaya çalıştık. 7 senedir ailesinden ayrı, masraflarının yarısını bile karşılamayan ve eğitimiyle ilgisi olmayan bir gece işinde çalışıyor, doğru dürüst bir dostu yok, on binlerce dolar borcu var ve ne diyor biliyor musunuz? “Ben burada yaşamak istemiyorum, benim köklerim ABD’de, orada mutluyum ve orada yaşamak istiyorum.” 36 sene önce ailesinden kimsenin olmadığı bir ülkeye ait olduğunu, hatta köklerinin orada olduğunu zannediyor! Buyurun bakalım. Babanın neden bu kadar endişeli olduğunu ve çocuklarını “kaybetmekten” korktuğunu anlamaya çalışın. Bir yanlış evlilik (ki ihtimal çok yüksek) bir çocuğun ve ondan gelecek nesillerin Amerikalılaşması demek, peki bir doğru evlilik yapma ihtimali var mı? İşte bu çok düşük, –tabii orada kaldığı sürece– çocuk tam da bunu yapmak istiyor.

İşin daha ilginç ve çarpıcı yanı şu: Amerikalı bir aile 18 yaşına gelen çocuğuna artık masraf yapmak istemez. Ya işe girer çalışır ve çoğunlukla evden uzaklaşır, kendi hayatını kurmaya yönelir. Veya üniversiteye girer, çok özel bir öğrenci değilse okul ücretini ve diğer masraflarını borçlanarak (çoğu zaman ailesinden uzakta) okur, sonra da hayat atılı ve kendi borçlarını ödemeye başlar. Bizim arkadaşın çocukları Amerikalı gibi serbest olmak ve kendi kararlarını almak istiyorlar ama masraflarını ve borçlarını babanın ödemesini bekliyorlar. Baba da bunu yapıyor, çünkü o Amerikalı değil! Bu yaman çelişki çözülebilir mi?

Asırlar önce keşfetmek ve Allah’ın adını, dinini, Birliğini ve Eşsizliğini dünyanın her yerine yaymak için giden akıncılar gibi olmak kolay değil. Onlar yükselen galip bir medeniyetin temsilcileri ve öncüleri olarak büyük bir özgüvenle ve sağlam, içselleştirilmiş değerlerle gidiyorlar, yaşıyorlar ve örnek oluyorlardı. Hepsinin bir mesleği, zanaati vardı, kimseden yardım almadan ayakları üzerinde durabilirlerdi. Günümüzde bu görevi başka ülkelerde okullar açarak, değerlerimizi oralara taşımaya ve örnek insanlar olarak yaşamaya çalışarak yapanlarımız var. Bu örgütlü bir çalışma ve sağlam bir metodolojisi, kuruluş aşamasında maddi kaynak sağlayanları, net hedefleri var.

Yalnız bireyler, izole aileler olarak ABD’de uzun seneler kalmak ve yaşamak ciddi riskler taşıyor. Maryland’de yapımına başlayan Türk Amerikan Toplum Merkezi (TACC) bu şekildeki yalnız bireyleri ve aileleri bir araya getirerek, koruyucu bir ortam oluşturarak kültürel dönüşüme ve bozulmaya karşı önemli bir cevap oluşturabilir. Bu projenin başarılı olması ve dünyanın her yerinde benzerlerinin kurulması için dua ve gayret edelim.

Erkan Türe, 27 Mayıs 2013