27 Mayıs 2013

ABD’nin Devşirme Sistemi

Erkan Türe
İstanbul Şehir Üniversitesi

ABD üniversiteleri başka ülkelerden parlak ve seçilmiş üniversite (hatta lise) mezunlarını kabul ediyorlar, onlara ciddi bir yatırım yapıyorlar (Çocuklarımız Ferhan ve Elif’e 5 sene boyunca ödenen ücret ve onlardan alınmayan okul harcını topladığımızda 400 bin dolara yakın bir tutar oluşturuyor!) Bu lisansüstü  eğitim dönemi seçilmiş gençlerin Amerikan sisteminden “aldığı”, yani azami yararlandığı bir dönemdir. Çok iyi üniversitelerde, çok rekabetçi bir ortamda, çok yüksek bir tempoda çalışarak kendilerini yetiştiriyorlar. Tabii sistem yapılan deneyler, araştırmalar ve üretilen bilimsel yayın ve patentlerle onların enerjisinden ve başarılı olma arzusundan en iyi şekilde yararlanıyor, bir kazan-kazan dönemidir bu. Buna 1. aşama diyebiliriz.
İkinci aşama doktoradan sonra başlıyor, başarılı mezunlara güzel iş imkanları sunuluyor. Böylece bu genç doktoralar (bazı durumlarda yüksek lisanslılar) seçilmiş kurumlarda tecrübe kazanmaya başlıyorlar, ABD sisteminden “almaya” devam ediyorlar, ama bir yandan da sisteme emekleri, öğrenme, ilerleme, yükselme merak ve çabalarıyla ciddi katkılar sağlıyorlar. Zaten akademik başarısını iş hayatında veya hocalıkta sürdüremeyenleri eleyen acımasız bir rekabet sistemi de var ABD’de.

İkinci aşamanın birkaç senesi böyle geçiyor, ülkelerinde alışkın olmadıkları ortamlarda, mekanlarda, imkanlarda ve düzenli işleyen kurallarla yaşayan bu gençler bu “alma, kazanma” döneminde (ilk iki aşamada) pek para biriktiremezler, rahat yaşarlar, sürekli öğrenir ve gelişirler, kazandıklarını büyük ölçüde harcarlar.Bazıları “artık buralı olduk” hayranlığı içindedir zaten, geride bıraktıklarını giderek öncelikler listesinde aşağıya iterler, diğerleri bu dönemlerde etrafı gezmeye ve ailelerini ziyaret etmeye de vakit ve para harcarlar.

3. aşamaya iyi yetişmiş ve kendini ispat etmiş tecrübeli elemanlar olarak gelenlerin önlerinde daha cazip bir çok iş imkanı açılır. Maaşlar senelik ve brüt olarak ifade edildiği için ülkelerinde hiç hayal edemeyecekleri kadar büyük görünen ücretler kendilerine teklif edilir, çok mutlu ve gururludurlar, yükselme fırsatları devam etmektedir zaten. Bu dönemin aldıklarını ABD’ye geri verme dönemi olduğunu çoğu ya hiç fark etmez veya seneler geçtikten sonra anlamaya başlar. Çok yoğun bir tempoda çalışırlar, işleri hiç bitmez, eve de iş getirirler, hafta sonları da çalışırlar. O büyük ücret rakamlarından geriye fazla birikim kalmaz, tam bir tüketim toplumu olan ABD’de pek az olan boş vakitlerinde insanın başını döndüren alış-veriş yerlerinde keyifle para harcarlar. Şanslı olanları baştan evli gelmiştir, daha az şanslı olanları geldikten sonra evlenmeyi başarır. Şanssız olanlar ise bekar gelip öyle kalanlardır, bir bakarlar ki yaşları 30’ların sonuna doğru hızla gidiyor, ömrün ortasına gelmişler, ailelerinden ve ülkelerinden kopalı seneler olmuş, çok nitelikli bir eleman olmuşlar ama ortada ne büyük bir birikim, ne gerçek dostlar var! Bazıları için bir aile bile yok ve kurmak ta çok zor görünüyor. Henüz Amerikan rüyasından uyanmayanlar öyle devam ederler, onlar ABD’de kalıcıdırlar genelde, Amerikan vatandaşlığı almaya uğraşırlar bir yandan.

Evli olanların bebekleri doğuştan Amerikan vatandaşı olur, onlara göre bu büyük bir nimettir, büyüyünce dünyanın pek çok ülkesine vizesiz gideceğini düşünerek mutlu olurlar. Bebeklik döneminde –belki acemilik haftaları hariç– ABD’de olmak (sağlık sigortanız varsa) kolaydır, imkanlar geniştir, hele anne çalışmıyorsa...
Anne de çalışıyorsa çocuğa önce bakıcı tutulur, şanslı olanların Türkiye’den yakın akrabaları gelir ama uzun süre kalmaları zordur, çünkü dil sorunu yaşarlar, komşu bulamazlar, geride kalanların da onlara ihtiyacı vardır vs. Bakıcıdan yavaş yavaş Hristiyan terbiyesi almaya başlayan çocuk önce kreşlerde, sonra ana okulunda ve nihayet ilk öğretimde anne ve babanın gözleri önünde başkalaşmaya başlar, önce bunu çok önemli bulmazlar, “elhamdülillah” yerine “hallelujah” der, hatta bu masum ve eğlenceli gelir. Haç çıkarmaya ve “Jesus” demeye, “Jesus = God” zannetmeye başlayınca bir tedirginlik olur. Zaten baştan teslim olmuşlar için bu bir gelişme ve ortama (uygarlığa) ayak uydurmadır. Kendi kültür ve değerlerine bağlı olanlar ise ciddi kaygılar içindedirler ama genelde yapacak fazla bir şey de yoktur, zamanları da olmaz. Ülkeleri, akrabaları ve eski dostları ile olan bağlantıları giderek zayıflar, oradaki bayramları, kutsal günleri unutmaya, atlamaya başlarlar. Evli olanların çocukları büyümekte, Amerikan değerlerine göre yetişmekte ve davranmaktadır artık. Seyrek ülke ziyaretlerinde ABD’deki rahatlarını ve düzenlerini ararlar, “anne, artık evimize dönelim” demeye başlarlar. İş bu noktaya geldiğinde artık çok geç olmuştur, anne ve baba ABD’nin onları bırakmayacağını hissederler, isteseler de geri dönemeyeceklerini düşünürler. Bu teslimiyet dönemine ve psikolojisine girenler için artık ülkeye geri dönüş gündemden düşer ve dördüncü aşama başlar, bu bir Amerikalı aile gibi yaşama, bu büyük ve cazip ülkedeki hayatın kalıcı bir parçası olma dönemidir.

Dördüncü aşamayı yaşayan birkaç aileyi yakından tanıyorum, bazılarıyla ilgili de kısıtlı bilgi ve gözlemlerim var. Bu aşamada yaşları epeyce ilerlemiş insanların bir kısmı derin pişmanlık duyguları içinde oluyorlar. Geride bıraktıkları ve arkalarından hep hasretle bekleyen annelerin ve babaların üzüntüleri, cenazesinde bile bulunamadıkları en yakınları içlerinde ukdedir. Türkiye’deki sıcak, içten, beklentisiz dostluk ve arkadaşlıklar ile ABD’deki resmi, mesafeli, aynı zevklerin ve sevinçlerin paylaşılmadığı, çoğu zaman çıkar dengeleri üzerine kurulu ilişkiler çok farklıdır. Bazıları geri dönme arzusunu dillendirmeyi hiç bırakmazlar.

Biraz genellemeler yaptım ama Amerikan devşirme sisteminin başarılı olduğu durumları öne çıkarmaya ve dramatize etmeye çalıştım zaten. Yukarıda kabaca tanımladığım aşamaların değişik zamanlarında devşirilmeyi reddedip ülkesine dönenler çoktur, bunda genellikle aile ilişkileri ve sahip oldukları değerler belirleyicidir. 2. aşamanın sonuna geldiğinde veya daha öncesinde dönme kararı verenler bu gruptadır. 3. Aşamaya geçenler için dönmek giderek zorlaşır, dördüncü aşamada dönmek neredeyse imkansızdır, ancak aile fertlerini birbirinden ayırarak ve ciddi travmalar yaşayarak mümkün olabilir.

Bu sistem üzerinde bu şekilde düşünme ve bunları yazma ihtiyacını doğuran olay Berkeley’de birlikte doktora yaptığımız bir arkadaşımın yaşadıkları oldu. 30 senedir Türkiye’ye dönmekten bahseder ama önüne gelen hiç bir fırsatı değerlendirme kararlılığını gösterememiştir. ABD’ye gittikten 1 sene evlendi, 3 çocuğu da orada doğdu, kendileri de Amerikan vatandaşlığı aldı. Uzun süre iyi şirketlerde çalıştı ve çok para kazandığını düşündü. Önceleri San Francisco Körfezi civarında idi, sonra bir kriz döneminde Seattle’a taşındılar, başka bir kriz döneminde kendisi Colorado’ya savruldu, aile Seattle’da kaldı. Şimdi üniversiteyi bitirdiği halde hala işsiz büyük oğlu ve çalışmayan eşiyle kendisi Boulder civarında küçük bir kasabada arkadaşsız, komşusuz yaşıyor. İki kızı ise Seattle’da yaşıyor, büyük olan okulu bitirdi, yüksek lisans yaptı ve bir Call Center’da gece 22 sabah 6 arasında komik bir ücretle çalışıyor, küçük kız İşletme okuyor. 3 çocuğun Amerikan üniversitelerinde okuması aile bütçesine ciddi yükler getirdi. Kendileri de tutumlu olamadılar, Amerikan tüketim alışkanlıklarına kapıldılar.İçini dolduramadıkları koca bir ev almışlar, taksitlerini ödüyorlar. 3 çocuğun okul masraflarını veya okul borçlarını da baba ödüyor. Seattle’da aynı evde bile kalmaya razı olmayan 2 kızın ev kiralarını ve ailenin toplam 5 arabasının sigorta ve benzin masrafları ile 2 tanesinin taksitlerini de baba ödemek zorunda. Büyük kızı geçenlerde Türkiye’ye gönderdi ve tüm eski dostlarına rica etti, “kızıma bir iş bulun, orada kalsın, ABD’de geleceğinden endişeliyim” diye. Biz bu kızı misafir ettik ve uzun uzun konuştuk, ne yapmak istiyor anlamaya çalıştık. 7 senedir ailesinden ayrı, masraflarının yarısını bile karşılamayan ve eğitimiyle ilgisi olmayan bir gece işinde çalışıyor, doğru dürüst bir dostu yok, on binlerce dolar borcu var ve ne diyor biliyor musunuz? “Ben burada yaşamak istemiyorum, benim köklerim ABD’de, orada mutluyum ve orada yaşamak istiyorum.” 36 sene önce ailesinden kimsenin olmadığı bir ülkeye ait olduğunu, hatta köklerinin orada olduğunu zannediyor! Buyurun bakalım. Babanın neden bu kadar endişeli olduğunu ve çocuklarını “kaybetmekten” korktuğunu anlamaya çalışın. Bir yanlış evlilik (ki ihtimal çok yüksek) bir çocuğun ve ondan gelecek nesillerin Amerikalılaşması demek, peki bir doğru evlilik yapma ihtimali var mı? İşte bu çok düşük, –tabii orada kaldığı sürece– çocuk tam da bunu yapmak istiyor.

İşin daha ilginç ve çarpıcı yanı şu: Amerikalı bir aile 18 yaşına gelen çocuğuna artık masraf yapmak istemez. Ya işe girer çalışır ve çoğunlukla evden uzaklaşır, kendi hayatını kurmaya yönelir. Veya üniversiteye girer, çok özel bir öğrenci değilse okul ücretini ve diğer masraflarını borçlanarak (çoğu zaman ailesinden uzakta) okur, sonra da hayat atılı ve kendi borçlarını ödemeye başlar. Bizim arkadaşın çocukları Amerikalı gibi serbest olmak ve kendi kararlarını almak istiyorlar ama masraflarını ve borçlarını babanın ödemesini bekliyorlar. Baba da bunu yapıyor, çünkü o Amerikalı değil! Bu yaman çelişki çözülebilir mi?

Asırlar önce keşfetmek ve Allah’ın adını, dinini, Birliğini ve Eşsizliğini dünyanın her yerine yaymak için giden akıncılar gibi olmak kolay değil. Onlar yükselen galip bir medeniyetin temsilcileri ve öncüleri olarak büyük bir özgüvenle ve sağlam, içselleştirilmiş değerlerle gidiyorlar, yaşıyorlar ve örnek oluyorlardı. Hepsinin bir mesleği, zanaati vardı, kimseden yardım almadan ayakları üzerinde durabilirlerdi. Günümüzde bu görevi başka ülkelerde okullar açarak, değerlerimizi oralara taşımaya ve örnek insanlar olarak yaşamaya çalışarak yapanlarımız var. Bu örgütlü bir çalışma ve sağlam bir metodolojisi, kuruluş aşamasında maddi kaynak sağlayanları, net hedefleri var.

Yalnız bireyler, izole aileler olarak ABD’de uzun seneler kalmak ve yaşamak ciddi riskler taşıyor. Maryland’de yapımına başlayan Türk Amerikan Toplum Merkezi (TACC) bu şekildeki yalnız bireyleri ve aileleri bir araya getirerek, koruyucu bir ortam oluşturarak kültürel dönüşüme ve bozulmaya karşı önemli bir cevap oluşturabilir. Bu projenin başarılı olması ve dünyanın her yerinde benzerlerinin kurulması için dua ve gayret edelim.

Erkan Türe, 27 Mayıs 2013

21 Mayıs 2013

Bir Günde Üç Tören

Erkan Türe
İstanbul Şehir Üniversitesi

17 Mayıs Cuma
Atatürk Havalimanına gitmek üzere saat 8:30’da yola çıktık. Anadolu yakasında oturanlar için Atatürk Havalimanı sevimsiz bir yerdir, ulaşılması zor. Uçuş saati ve hava durumu izin verdiği takdirde deniz otobüsünü tercih ederim. 13:30’da kalkacak uçak için 9:10’daki deniz otobüsüne bindik, bu yeterince ihtiyat payı bırakıyor. Kadıköy ve Yenikapı’da durduktan sonra saat  10’da Bakırköy’e geldik, inerken Ahmet Cebeci ile karşılaştık, o da işe geç kalmış ve deniz otobüsünü tercih etmiş. İstanbul’un bir yakasında oturup öbür yakasında çalışanlara Allah sabır ve kolaylık versin, çekilir dert değil.

Atatürk Havalimanı artık kapasitesinin sınırına gelmiş durumda. Bütün kapılarında yolcular uzun kuyruklar oluşturmuşlar, güvenlikten geçiyorlar. Erken gitmenin avantajıyla Amerika’ya giden yolcuların muhatap oldukları güvenlik sorularını çabucak geçiyor, uçuş kartlarımızı alıyoruz. Pasaport kontrolünden geçmeden önce hazırladığımız sandviçleri yemek için sakin bir köşeye yöneldik.

Bizi uzun bir uçak yolculuğu bekliyor, vaktinde kalkan uçağımızla sorunsuz bir 11 saatlik uçuştan sonra yerel saatle 17:15’te Washington DC Dulles Havaalanına iniyoruz. Tam 45 dakika uçağın içinde pistin bir kenarında bekletiyorlar, uçağı yanaştıracak yer yokmuş! Oysa biz 4 tane boş körük saydık ve son bir saatte sadece 4-5 uçak indiğini öğrendik. Uçaktan inince ilginç bir taşıma aracına yanaştık ve pasaport kontrolüne gitmek için başka bir binaya götürüldük. Parmak izlerinin alındığı, poz vererek fotoğrafınızın çekildiği bir kontrolden sonra bavullarımızı aldık, gümrük kontrolünde durdurmadılar. Ferhan ve Elif uzun zamandır bizi bekliyorlar, kucaklaşıyoruz ve yola düşüyoruz. Washington DC’ye hizmet veren ikisi uluslararası biri yerel üç havaalanı var, hemen hepsi Maryland Üniversitesi College Park Kampüsüne aynı mesafede, 45 dakikalık bir yolculuktan sonra Ferhan’lardayız, o gün Başbakan da hala ABD’denin başkentinde ve Ferhan da Türk Öğrencileri Birliğinin Başkanı olarak akşam resmi bir kokteyle davetliymiş ama evde birlikte olmayı tercih ediyoruz. Evde bizi Elif’in annesi ve abisi bekliyorlar, onlar da 5 gündür buradalar. Yemek, kahve, çay ve sohbetten sonra jetlag’den bir an önce çıkmanın en iyi yolu olarak gittiğimiz yerin normal uyku saatinde yataklarımıza gidiyoruz.

18 Mayıs Cumartesi
Sabah kahvaltıdan sonra bir süredir tez savunması ve tez yazımı için yoğun bir tempo içinde olan çocuklarımızın iyice kalabalıklaşan ev için alışveriş yapmak gerektiğini söylemeleri üzerine çarşıya çıkıyoruz. Bir Asya Süpermarketinde Şili’den gelen persimmon (Trabzon hurması) görmek beni şaşırtıyor, doğru ya Şili’de şimdi sonbahar. Bu büyük ve lezzetli ananaslar Türkiye’ye gelmiyor, ya bu altın sarısı ve güzel kokulu, tatlı mangoları niye bulamıyoruz ki!

Plana göre ben Ferhan’ın arabası ile öğleden sonra yola çıkıp New Jersey’e gideceğim, Ferhan da önümüzdeki günlerde 7 kişi olacak aile fertleri için bir büyük araç (van) kiralayacak. O bölgedeki araç kiralayan küçük şirketlerde araç bulunamadığı için Baltimore Havaalanına gitmeye karar veriyor. Yolumuzun üstü sayılır, saat 15’te diğer aile fertlerini eve bırakıp Ferhan’la yola çıkıyoruz. Baltimore Havaalanı New Jersey istikametinde 45 dakikamızı alıyor, devasa bir oto kiralama binasında belki 15 büyük şirket var, havaalanına yakın sayılmaz, araç kiralamak isteyenleri servislerle getiriyorlarmış. Ferhan’la vedalaşıyoruz, direksiyona ben geçiyorum, Ferhan inmeden önce araçtaki GPS cihazına İmran’ın RutgersBusch Kampüsündeki Konukevi adresini girdi. Eskisi gibi haritadan yol bulmak ve izlemek yok artık, cihazdaki ses hangi yoldan gidilecek, hangi çıkış alınacak, kaç saatte varılacak hepsini sesli olarak söylüyor. Yanlış bir yola girerseniz paniklemiyor, rotayı yeniden hesaplıyor ve sizi doğru yola döndürmek için sabırla çalışıyor. Aslında Rabbimiz hepimizin içine böyle bir GPS programlamış, adına vicdan diyebiliriz, sağduyu diyebiliriz, fıtrat diyebiliriz, önemli değil, o da bize doğru yolu fısıldıyor her zaman ama kaçımız onu dinliyoruz ki?

Bir gün öncesinin yol yorgunluğu, birkaç haftadır süren yoğun çalışma temposunun birikimine rağmen yolculuğum iyi geçiyor. Maryland sınırları içinde otoyolun ortasında bir ada gibi yapılmış 2 dinlenme yeri var, birisi bakım sebebiyle kapalı idi, diğerinde kısa bir mola verdim. Önce neden alıştığımızın tersine otoyolun sol tarafından çıkıp dinlenme tesisine girdiğimi merak ettim, sonra karşı yönden gelenlerin de aynı şekilde yolun solundan tesise girdiklerini fark edince uyandım. Ortada ada şeklindeki tesis otoyolun iki tarafına da hizmet veriyor. Her iki tarafa da birer inşaat yapmak, aynı dükkanları 2 tarafa da açmak, trafiğin tek yönde yoğunlaştığı tatil zamanlarında bir taraftakiler boş dururken diğer taraftakilerin başa çıkamadıkları bir taleple karşılaşmaları gibi sorunlara iyi bir çözüm olabilir. Ancak otoyoldaki diğer dinlenme yerleri böyle değildi.

Kısa bir süre Delaware Eyaletine giriyorum, bir köprü geçecek kadar. Sonra Pennsylvania ve nihayet New Jersey. Yol çalışmaları sebebiyle trafik epeyce yavaşladı. Saat 19:30’da İmran’la Busch Kampüsteki evinin önünde buluşuyoruz, kucaklaşıyoruz.Rutgers Üniversitesi büyük ve yaygın bir alanda birkaç kampüs şeklinde yapılanmış.

Bir doktora öğrencisi arkadaşı bizi yemeğe götürmek istemiş. Önce arabayı diğer kampüsteki park yerine bırakmamız gerekiyor, İmran’ın kaldığı evin önündeki park yeri müsait ama yarın çok misafir törene araçlarıyla geleceği için diğer kampüste park edecekler ve otobüslerle Busch Kampüsteki tören çadırına gelecekler. Önce aracı oraya park ediyor, sonra uzakça bir yerdeki İstanbul Lokantasına gidiyoruz, kaliteli güzel bir yermiş, Türk usulü kebaplar ve tatlılar var, saat zaten 20:30 olmuş, ben çorba ve salata ile yetiniyorum.

Bizi getiren doktora öğrencisi bir başka arkadaşını New York Havaalanına götürmek için söz vermiş, izin isteyip yola düşüyor. Ben de kahvemi içtikten sonra bir taksi çağırmalarını istiyorum, Elazığ’lı bir sürücü geliyor, ABD’ye gelişinin hikayesini anlatıyor bize yolda. Saat 22:30 oldu, çay içmek için bile çok uykuluyum ama İmran bir arkadaşını davet etti, tanışmak, sohbet etmek için bizi bekliyormuş. Onunla da gece yarısına kadar konuşuyoruz.

19 Mayıs Pazar
Dinlendirici bir uykudan sonra sabah banyosuyla tazeleniyoruz, İmran kahvaltıda heyecanlı olduğu için fazla bir şey yiyemedi. Tören için kurulmuş çok yüksek tavanlı, yanları tamamen açık, çelik iskeletli “çadıra” yürüyoruz, yağmur hafiften çiseliyor, yağmurluğumu getirmiştim ama almak istemiyorum. Rutgers Üniversitesinin tüm lisansüstü öğrencileri diplomalarını buradaki törenle alacaklar. İmran törenle ilgili bilgi ve belgelerin verildiği kuyruğa girerken ben önlerde bir yer tutmaya çalışıyorum. Yağmur hızlandı, soğuk bir rüzgar da esiyor. “Graduate School” Dekanı törenin başlamasına yarım saat kala misafirleri yerlerine oturmaya davet etmeye başlıyor, son 20 dakika, son 10 dakika, son 2 dakika derken saat tam 10’da töreni başlatıyor, herkes yerine oturmuş durumda, velilerin ellerindeki fotoğraf makineleri ile en ön sıradakilerin önüne geçmelerini engellemek için de görevliler var ve herkes onların kibar ikazlarını dinliyor. Zaten tribün yok, en önde hocalar, arkada diplomasını alacak öğrenciler, arada bir boşluk ve biz misafirler aynı seviyedeyiz. Tören kürsüsü yüksekte, trafik akışı iyi düzenlenmiş. Dekan kısaca akışı anlatıyor, anonslarda nerede alkışlayacağımızı hatırlatıyor ki zaman iyi kullanılsın. Öğrencilerin yetişmesinde ve törenin hazırlanmasında emeği geçenlere (en üstteki akademik yöneticiden en mütevazı hizmet personeline kadar) teşekkür ediliyor. Rutgers Üniversitesinin 100’den fazla ülkeden 20 bini aşkın lisansüstü öğrencisi var, bugün 800 civarında mezun veriliyor, kitapçıkta hepsinin ismi ve programı yazılı. 247. Mezuniyet Töreni, ne kadar kıskandım!

Tören konuşmaları yok, bu harika, çünkü bizim törenden sonra 300+ km yolumuz var. Yüksek lisans öğrencileri programlarına göre gruplar halinde çağrılıyor, dünyanın dört yanından gelmiş, ilginç alfabeler ve seslerle isimleri yazılan öğrenciler isimlerinin nasıl okunacağını daha önce duyuruyu yapacak görevliye (teşrifatçı = marshal) söylemişler, o da notunu almış ama notu geri öğrenciye vermiş. Böylece sıra öğrenciye gelince o kağıdı tekrar görevliye veriyor, hem doğru isim okunuyor, hem de isim doğru okunuyor. Basit ama akıllıca.

3 noktada öğrencilerin profesyonel fotoğrafı çekiliyor, ayrıca video çekimi yapılıyor, bu sebeple tören sırasında fotoğraf çekmek için uğraşmaya gerek yok, zaten mesafe, açı ve ışık uygun değil. Türkiye’den çok sayıda öğrenci var, arkada bazılarının aileleri Türk bayrağı açtılar. Nihayet İmran’ın ismi okunuyor, Dekanın elini sıkıyor ve kürsüyü boydan boya geçip iniyor, üniversite amblemli özel hazırlanmış pano önünde fotoğrafı çekiliyor ve yerine dönüyor.

Doktora öğrencilerini sona bıraktılar, isimleri okununca tez hocalarının önünde eğiliyorlar, hoca sorguçlarını (“hood”) takıyor, kucaklaşıyorlar, Dekanın da elini sıkıp devam ediyorlar. Çok düzenli ve hızlı bir tören, bir saatte bitiyor, yan tarafta İmran’ın birkaç arkadaşı ile tebrikleşiyoruz, fotoğraflar çekiliyor, ne yazık ki daha fazla kalıp o günün ve birlikteliğin tadını çıkarma şansımız yok, neyse ki iyice hızlanan yağmur da ayrılışı kolaylaştırıyor. Öğle saatlerinde hemen yandaki stadyumda lisans öğrencilerinin de dahil olacağı toplu tören var ama bizim gitmemiz gerek, vedalaşıp hemen yandaki otobüse biniyoruz, diğer kampüsteki otoparka gidiyoruz. Uzun bir kuyruk, lisans öğrencilerinin aileleri stadyumdaki törene gidecekler. Duyurusu önceden yapılmış, yağmur yağsa da tören stadyumda yapılacak!

Biz arabamıza biniyoruz, doğru İmran’ın evine, toparlanıp yola çıkıyoruz. New Jersey – Maryland dönüşü 4 saat sürüyor, trafik oldukça iyi sayılır. Maryland’e girdikten sonra bir benzinciden biraz uğraşarak benzin almayı başarıyoruz, koca depo 35 dolara doluyor! New Jersey’de bizdeki gibi benzini çalışan elemanlar dolduruyordu ama mola yerinde çok kuyruk olduğu için almak istemedik. Çok yağmurlu bir havada başlayan yolculuk sıcak ve güneşli College Park Kampüsünde bitiyor, orada organizasyon farklı, tüm otoparklar bugün için ücretsiz ve halka açık, törenin yapılacağı modern kapalı spor salonuna çok yakın bir otopark bulduk. Az sonra Nihal ve Ferhan bize katıldılar, onlar Ekonomi Binası önünde fotoğraflar çekmişler, Elif, annesi ve abisini oradaki törene bırakmışlar ve hızla tören salonuna gelmişler. Fazla oyalanmadan Ferhan’ı içeri yolluyor, biz de tribünlerdeki yerimizi alıyoruz. Buradaki program akışı ve felsefesi ile epeyce farklı.

Saat 17’de önce hocalar, sonra öğrenciler belirli bir düzen ve disiplin içinde ve müzikle salona giriyorlar ve yerlerine oturuyorlar, yani bu da törenin bir ritüeli burada, epeyce bir zaman alıyor. Çünkü burada Bilgisayar, Matematiksel ve Doğal Bilimler Fakültesinin tüm lisans ve lisansüstü öğrencileri var. Açılış konuşmasını Dekan yapıyor ve evet bir din görevlisi dua ediyor! Güzel bir dua, metnine ulaşmak isterim. İki açılış konuşmacısı var. Birincisi Berkeley Fizik doktoralı, Nobel ödüllü bir profesör, monoton, heyecansız ve sıkıcı bir konuşma yapıyor, epeyce de uzun. Tamam ben yorgunluktan uyudum, yanımdaki genç adam ve gözüme çarpan diğer uyuklayan kişilere ne demeli? Ardından Biyoloji (Lisans) Bölümünü birincilikle bitiren bir kız heyecanlı, akıcı ve eğlenceli bir konuşma yaparak durumu kurtarıyor. Bu tören New Jersey’da olsaydı buraya yetişme şansımız olmayacaktı! Neyseki burada doktora öğrencileri ile başlıyorlar, 50 civarında doktora mezunu olduğu için Ferhan’a sıra çabuk geliyor. Her öğrenci için isim ve tez başlığı okunuyor, danışmanının da ismi okunuyor ve sorguç takma kısmına geçiliyor. Bazılarının tez başlığı koca bir paragraf, okuyan akademisyenin işi epeyce zordu! Tez danışmanı ile kucaklaşma burada da gelenek.

Doktora öğrencilerinden sonra sıra yüksek lisans öğrencilerine geldi. Burada akış Rutgers’daki gibi hızlı değil, belli ki tören uzun sürecek ama bizi ilgilendiren kısmı bitti aslında. Ferhan’a haber versem erken çıkabilir mi acaba? Bulunduğumuz tribüne yakın bir noktada ama onu buradan göremiyoruz. Yandaki boş tribüne geçsem, tam karşıdan işaret etsem olur mu? Şansımı deniyorum, onu tam karşıdan görüyorum ama dikkatini çekemiyorum, çok sürmeden görevli ikaz ediyor, “o kısım törene kapalı, lütfen orada durmayın”. Ben dışarı çıktım, çok geçmeden Elif’i, annesini ve apartmandan arkadaşlarını görüyorum, Elif’in töreni sadece Ekonomi doktora öğrencilerine yönelik olduğu için çabuk bitmiş ve hemen gelmişler ama Ferhan kürsüden inerken yetişmişler. Binanın dışı cıvıl cıvıl, aileler ve mutlu çocukları fotoğraflar çekiyorlar, kucaklaşıyorlar, tebrik ediyorlar, insanlar karşılaştıkları mezunları tanımasalar bile tebrik ediyorlar, güzel bir gelenek.

Ferhan bir ara dışarıya çıkıyor, lisans mezunlarının diploma töreni saat 20:30’a kadar sürecek, böylece biz günün ışıkları bitmeden fotoğraf çekme fırsatı buluyoruz.

Ferhan MIT doktoralı, sevimli Çinli tez danışmanı ile fotoğraf çektirmek istediği için bekliyoruz. Adamcağız tek öğrencisine sorguç takmak için 4 saatlik bir törene gelmiş, orada Ferhan’ın tezinin son halini okuyarak zamanı değerlendirmiş, çünkü son bir haftada 3 kıtada seyahat etmiş ve bu hafta içinde 2 kıtalar arası seyahati daha var!

Akşam oldu, kimse o şenlikli ve pozitif enerji dolu yerden ayrılmak istemiyor ama hepimiz acıktık, evde bizi annelerin bir gece önce hazırladığı mantı bekliyor. Onca arabaya rağmen dönüş trafiği bizi yormuyor, zaten ev yakın. Bu uzun, yorucu ve mutlu günü evde neşeyle yenen bir aile yemeği ile tamamlıyoruz.

Mevlam çocuklarımıza insanlara faydalı olacakları güzel işler yapmak nasip etsin, tüm dostların böyle güzel anlar ve anılar yaşaması dualarımla.

Erkan Türe, 21 Mayıs 2013

13 Kasım 2012

GÜLÜMSE

Banu Çalış
Marmara Üniversitesi

Birçok acı verici hayal kırıklığı yaşamış olabilirsin,
Güvenin açıkta kalmış, Sevgin kıymet görmemiş, Emeğin görmezden gelinmiş olabilir…
Dünyanın bir çok sahteliğini fark etmiş bundan acı duyuyor da olabilirsin..
Yaşamak gerçeği değişmiyor, sonlanmıyor her ne yaşarsan yaşa, fark etmişsindir..
Öyleyse kabul et her şeyi ve kendini affet, tüm bunca yıllar boyunca olup bitenler için, inandığın için, ikna olduğun için, haince planlar yapamayacak kadar iyi niyetli olduğun için kendini gönülden affet…
Her zaman elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmadın belki, ama yaptıkların o gün ki şartların en iyisiydi hep biliyorsun.. Bu yüzden eksik olan ne varsa, yarım olan ne varsa, söylenmiş ve söylenmemiş ne varsa affet, affet ki için kendiyle çekişmeyi bırakıp huzura kavuşsun..
Sonra tüm diğerlerini affet, olmaları gereken zamanda orada olmadıkları için, söylenmesi gerekenleri sustukları için, haklı veya haksız canını acıtan tüm cümle ve eylemler için onları da affet, unutma ki onlar da kendi şartlarının en iyisiydiler…
Bugün kendin için huzur dile, ve bu huzur kimsenin veya hiçbir şeyin varlığına, sevgisine, davranışına bağlı olmayan bir huzur olsun..
Acıyı ve mutluluğu aynı anda içinde saklayabilsin bu huzur..
Dünyayı değiştiremeyeceğini bilsin..
İyilik kadar kötülüğün de variyetini kabul etsin..
Mücadeleyi doğru noktaya iyiliğe çevirsin..
İnsanların ne dediği, ne düşündüğü, neyi ne kadar doğru yapabildiklerini ne sorgulamak ya da yargılamaktan vazgeçsin..
Ya da dünyanın nereye gittiğini, ne sürede neyin var ya da  yok olacağını düşünmeyi boşversin..
Bugün kendine ve dünyaya içten bir gülücük gönder..
Sevdiklerine teşekkür,
Sevmediklerine ise bir sadaka olsun..
Yani diyorum ki sen varsan, görüp hissedebiliyorsan, o çok sevdiğin şehir, o çok sevdiğin sahil, o çok sevdiğin müzik… var,
Çok sevilen olabilmek içinse sadece sana ihtiyaçları var…
Gülümse ki var olduğunu hissetsin bu şehir..
Gülümse ki huzur dolsun, umut ve mutluluk koksun dünyamız :)