4 Mart 2026

Veciz bir zikir planı

Bağdat Caddesi üstündeki camimizin imamı Dr Hüseyin Saraç Hocamız veciz bir zikir planı öğretti. ChatGPT yardımıyla yazıya döktüm.

Ramazan geldiğinde ilginç bir şey oluyor: Nice insan namaza başlamamış olsa da, oruca karşı içinde bir sıcaklık hissediyor. Sahura kalkmak istiyor, iftar vaktinde kalbi yumuşuyor. Sanki kalpler, “Dünyaya dalıp beni unutma” diye haber gönderiyor.

Ramazan bir kapıdır. Namaz kapısından giremiyorsak, elimiz açık olsun infak kapısından girelim, dilimiz açık olsun zikir kapısından girelim. Zikir, kalbin nefesidir. Az ama devamlı olursa insanı en zor zamanlarında ayağa kaldırır.

Ramazan için kısacık ama çok derin zikir tavsiyesi:

1. lâ ilâhe illallâh -- Tevhid kelimesi (birleme)

Hayatın dağınıklığını tek merkeze toplama cümlesi, her namazdan sonra 33 kere söylenir. Bu cümle şunu öğretir: Hayatın yükünü taşıyan sen değilsin.


2. estağfirullâh -- İstiğfâr (bağışlanma isteği)

Günde en az 100 kere söylenir. Sadece günahlar için değil; ertelediğimiz hayırlar için, yapamadığımız güzellikler için, düzelmeyen iç sıkıntılarımız için. Unutmayın ki, günahtan korunmuş peygamberler bile istiğfar ederdi. Kusursuzluk iddiasında olanlar bağışlanma ihtiyacı duymaz.

3. inniy kuntu minez-zâlimiyn (21:87)
“Gerçekten ben nefsime zulmedenlerden oldum”

Bu dua, balığın karnında karanlıklar içinde pişmanlıkla yakaran Hz Yunus’a aittir. Karanlık üç katman: gece, deniz, balık. Bizim karanlığımız bazen ekran, bazen trafik, bazen işyeri. Çıkış kapısı aynı: tevbe ve istiğfâr.

4. hasbunallâhu veni‘mel-vekîl (3:173)
“Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir”

Bu söz, ateşe atılırken Rabbine mutlak güvenen İbrahim’in teslimiyetidir. Uhud'da kat kat üstün bir orduya karşı duran müslümanların kararlı duruşudur. Allah yeter. Başkalarının hükmü değil.

5. Allâhumme salli ‘alâ Muhammed -- Salavât

Peygamber Efendimiz için mükemmel bir duadır. Çünkü o, ümmetini dert eden, müslümanlar için en çok sıkıntı çeken kişiydi. Salavât, kalbi Peygamberin merhamet ve şefkat iklimine bağlar. Bağlanan kalp yumuşar. Yumuşayan kalp, yorgun bedeni kolayca secdeye götürür.

lâ ilâhe illâ ente subhâneke
innî kuntu mine-zzâlimîn

Hedefimiz her gün 10 dakika zikir olsun.
Kalp zorla değil, şefkatle ayağa kalkar.
Ramazan, tevbe (Allah'a dönüş) ayıdır.
Dönüş, küçük ama samimi bir adımla başlar.

 

2 Mart 2026

Bu da geçer yâhû!

M Akif Eyler

Güncel olayların ağırlığı öyle kuvvetli ki, insanın zihninde bir “kıyamet” hissi oluşuyor. Ekranlar karanlık, başlıklar umut kırıcı, yorumlar keskin. Haber akışı durmuyor ama kalpler yoruluyor. Gürültü arttıkça sükûnet azalıyor; herkes konuşuyor, az kişi dinliyor. Böyle bir atmosferde insan, dünyanın yükünü omzunda taşıyormuş gibi hissedebiliyor.

Dünyanın sonuna gelmişiz gibi... Oysa tarih, bize çok daha sarsıcı fırtınaların estiğini, ülkelerin yıkıldığını, medeniyetlerin dağıldığını, ama hayatın ve sorumluluğun devam ettiğini gösteriyor.

İnsan zihni, içinde bulunduğu anı büyütme eğilimindedir. Şimdi olan şey en önemlidir, çünkü onu yaşıyoruz, çünkü canımız yanıyor, çünkü belirsizlik var. Ama zulüm asla bugüne mahsus değil. Acı, insanlık tarihi kadar eski. Her çağın insanı, kendi yaşadıklarını “en ağır imtihan” zannetmiştir.

İstanbul'un İşgali

1918 yılında İtilâf orduları İstanbul'a girdi. Osmanlı Devleti fiilen çökmüş, başkent savaşı kazanan üç devletin kontrolüne girmişti. Sokaklarda işgal kuvvetleri dolaşıyor, meclis dağıtılıyor, aydınlar sürgüne gönderiliyordu. Devlet bitmiş, başkent işgal edilmiş, gelecek belirsiz; sanki, her şeyin sonu gibiydi.

Ama insanlar umutsuzluğa teslim olmak yerine sorumluluk aldı. Öğretmen ders vermeye, esnaf dükkânını açmaya, kalem sahibi yazmaya, çiftçi tarlasını ekmeye devam etti. 

Ve o meşhur söz dilden dile dolaştı:

“Bu da geçer yâhû”

Bağdat'ın Yıkılması

1258 yılında Moğol orduları Bağdat’a girdi. Şehir yakıldı, kütüphaneler yıkıldı, yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. O dönem için Bağdat sadece bir şehir değildi; ilmin, kültürün, düşüncenin merkezlerinden biriydi. Beytü'l-Hikme gibi kurumlar yok edildi. Kitapların Dicle’ye atıldığı ve nehrin mürekkep yüzünden karardığı anlatılır.

O gün yaşayan biri için bu, medeniyetin sonuydu. Ama medeniyet bitmedi. İlim başka şehirlere taşındı. Kahire’de, Şam’da, Semerkant’ta, Endülüs’te yeni merkezler doğdu. İnsanlık düşünmeyi bırakmadı.

O devirde dile gelen Mesnevi'de, ya da Yunus Divanı'nda Moğol vahşetini göremezsiniz. Bunun yerine insanın iç dünyası, nefs mücadelesi, sevgi, merhamet, sabır ve hakikat arayışı vardır. Yani geçici siyasi yıkımlar değil, insanlığın ortak ve kalıcı dertleri ele alınır. Büyük kriz dönemlerinde bile bazı gönüller, gündemi aşan bir derinlikte, insanı ayakta tutacak hakikatleri söylemeye devam etmiştir.

Kudüs'ün İşgali

1099 yılında Haçlı orduları Kudüs’e girdi. Şehirde büyük bir katliam yaşandı, camiler bile kanla doldu. O günün Müslüman dünyası için bu tarifsiz bir yıkımdı. Ama tarih burada durmadı, bir asır içinde denge değişti. Siyasi hâkimiyetler gelip geçti, Kudüs bâki kaldı, imtihan devam etti.

O günlerde Kudüs kan ve zulümle doluydu; ama kalemler susmadı, dualar kesilmedi. Siyasi hakimiyet el değiştirse de insanın iç dünyasındaki arayış devam etti. Âlimler ilmini sürdürdü, sûfîler gönüllere hitap etti, sıradan insanlar hayatın küçük sorumluluklarını bırakmadı. Tarih sahnesinde büyük sarsıntılar yaşanırken, insanlığın ortak değerleri (adalet, merhamet, sabır ve umut) asla kaybolmadı.

Kıssadan Hisse

Bu örnekleri anlatmanın amacı acıyı küçümsemek değil. Hiçbir zulüm “normal” değildir, hiçbir haksızlık hafife alınamaz. Ama şunu iyi bilmek gerekir:

Tarih boyunca zulüm ve iyilik vardı, dünya durduğu sürece olacaktır. Bizim görevimiz, felaket hissine kapılmak değil, kendi işimizi bilmektir. Dünya büyük krizlerden geçerken bile insanın asli vazifesi değişmez.

Her çağda “artık her şey bitti” diyenler olmuştur. Ama dünya, Allah’ın koyduğu kurallar ile akmaya devam eder. Büyük yıkımlar olduysa büyük dirilişler de oldu. Yaşadıklarımız bize çok ağır geliyor. Ama tarihin geniş penceresinden bakınca şunu görürüz: İnsanlık bundan daha karanlık günler gördü.

"Dünya sarsılıyor, sen bize ne anlatıyorsun" demeyin. Ses çıkaran sarsıntılar haber değeri taşır; sessiz hakikat ise süreklidir, çok ilgi çekmez. Ben gürültüyü değil, esasları konuşuyorum. Esmâ-i Husnâ’yı anlatıyorum; çünkü bu isimler dünyaya kimin hükmettiğini hatırlatır. Gürültü bir yükselir, bir kaybolur. Ama Rahmân’ın merhameti, Hakîm’in hikmeti, Azîz’in izzeti baki kalır. Sarsılmaması gereken yer, kalbimizdir, inançlarımızdır.

Zulüm geçicidir, imtihan sürekli.
Sorumluluk ise her zaman kişiseldir.

Ve evet -- Bu da geçer yâhû!