Dr Sezgin Özaytekinİstanbul’da bazı geceler vardır; insanın çocukluğuna dönmek için özellikle bir şey yapmasına gerek kalmaz. Bir apartman merdiveninden gelen yemek kokusu, bir mutfakta kaynayan çayın sesi ya da uzak bir pencereden sızan sufi neyinin o ince, biraz hüzünlü ezgisi… Bunların hepsi bir anda geçmişi çağırır.
Benim için Ramazan böyle bir şeydi.
Çocukken Ramazan, neredeyse bir şölendi. Bugün geriye dönüp baktığımda o günlerin biraz gerçek, biraz rüya gibi olduğunu fark ediyorum. Ama o rüyanın içinde en çok hatırladığım şey sofralardı.
Bizim apartman, küçük bir dünya gibiydi. İçinde Karadenizliler vardı, Güneydoğulular vardı, Balkan göçmenleri vardı, hatta birkaç Egeliydi. Ve Ramazan geldiğinde herkes kendi mutfağını da beraberinde getirirdi.
Akşam ezanına yakın saatlerde kapılar çalınmaya başlardı.
Komşular ellerinde tabaklarla gelirdi. Bir tepsi dolması, bir tabak börek, bir tencere çorba… Her biri başka bir yerin kokusunu taşırdı. Karadenizli komşumuz mısır ekmeği ve hamsili bir şey getirirdi. Güneydoğulu komşular baharat kokan yemekler getirirdi. Balkan muhacirleri farklı börekler getirirdi.
Ege’den gelen yemekler o yıllarda İstanbul’da pek bilinmezdi ama arada biri zeytinyağlı bir şey getirirdi ve biz onun tadına şaşırarak bakardık.
Çocuk olduğumuz için sofranın en güzel tarafları genelde bize ayrılırdı. Tabaklar dolaşırdı, tatlılar ortaya konurdu.
Tatlı çok olurdu. Ama güllaç ayrı bir yerde dururdu. İnce yapraklarının arasından süt kokusu yükselirdi ve o tatlı sanki Ramazan’ın kendisiymiş gibi gelirdi bana.
Ve çay.
Demli çaya o sofralarda alıştım ben. Önce bir bardak içtim. Sonra bir tane daha. Sonra fark etmeden çayın tiryakisi oldum. O günlerde çay sadece bir içecek değildi; sanki Ramazan gecelerinin ritmiydi.
İftar biterdi ama gece bitmezdi.
Bazen insanlar birbirlerine sahura giderdi. Bu bana hâlâ tuhaf gelir. Gece yarısından sonra bir komşunun kapısını çalmak, sofrayı yeniden kurmak… Kadınlar mutfakta konuşur, erkekler salonda çay içerdi.
Biz çocuklar ise kısa süre sonra ortalığı bir oyun alanına çevirirdik.
Teravih namazı ayrı bir şenlikti.
Bazen camiye giderdik. Bazen evde kılınırdı. Evde kılınan teravihlerde kadınlar bir tarafta saf tutar, biz çocuklar arkada ciddi görünmeye çalışır ama çoğu zaman birbirimizi dürter, gülmemek için dudaklarımızı ısırırdık.
Ama Kadir geceleri bambaşka olurdu.
leyletul-kadri ḣayrun min elfi şehr
97:3 Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır
O gece apartmanda bir ağırlık olurdu. Ama bu ağır bir hüzün değildi; daha çok derin bir ciddiyet gibi bir şeydi.
Evlerde Kur’an okunurdu. Mevlidler okunurdu. Hatimler tamamlanırdı. Dualar uzardı.
Ve komşu kadınların hikâyeleri…
Onlar yarı masal, yarı gerçekti. Meleklerden bahsederlerdi. O gece göğün açıldığından bahsederlerdi. Duaların geri çevrilmediğini anlatırlardı.
Ben de onları dinlerdim.
Çocukken insan her şeye inanabiliyor.
Ben Ramazan’ı ve Kadir gecelerini böyle yaşarken bir gün babamın şoförü Emrullah ağabey bütün ezberimi bozdu.
Emrullah ağabeyin Türkçesi biraz kırık döküktü. Kelimeler ağzından sanki biraz eğilerek çıkardı.
Bir gün arabada giderken ona sordum:
“Sen nerelisin?”
“Yunanistan’dan geldim,” dedi.
Şaşırmıştım. “Niye geldin?” diye sordum.
Bir süre sustu. Sonra anlatmaya başladı.
Başından çok kötü bir olay geçmiş. Bir gün eve erken gelmiş. Karısının ihanetiyle karşılaşmış. O anda aklını kaybetmiş. Masanın üzerindeki bıçağı almış.
Sonrası… İki insanın ölümü.
Uzun bir hapis hayatı.
Cezaevinde şartlar kötüymüş. Ama bir gece koğuştaki bir mahkûm ona şöyle demiş:
“Yarın Kadir gecesi. Dua edelim.”
Emrullah ağabey o kısmı anlatırken sesi yavaşladı.
“Birden içimde umut doğdu,” dedi.
“Aslında hiç mantıklı değildi ama doğdu.”
O gece dua etmişler.
Sonra arkadaşına sormuş:
“Acaba kabul olur mu?”
Arkadaşı da belki onu oyalamak için şöyle demiş:
“Seher vakti göğe bak. Melekler iner. Belki bir işaret görürsün.”
Emrullah ağabey ranzaya çıkmış. Koğuşun küçük penceresine başını dayamış. Demir parmaklıkların arasından gökyüzüne bakmış. Uyku göz kapaklarına çökmeye başlamış. Ama bakmaya devam etmiş.
Tam umutları tükenirken bir şey olmuş.
“Gökyüzü yarıldı,” dedi.
Bir süre sustu.
“Gerçekten yarıldı.”
Sonra o yarıktan aşağı doğru ışık akmaya başlamış. Sanki gökten bir şelale akıyormuş gibi.
Işık bütün koğuşu doldurmuş.
“Beni de sardı,” dedi.
Sonrasını hatırlamıyormuş.
Sabah gardiyanın sesiyle uyanmış. Kalbinde garip bir umut varmış.
Bir ay sonra af çıkmış.
Ve hapisten çıkmış.
Arabada bir süre sessizlik oldu.
Ben camdan dışarı baktım. İstanbul’un sokakları akıyordu.
Tenezzelul-melâiketu ver-rûhu fîhâ
97:4 O gece melekler ve Cebrail inerler
O gün anladım ki Kadir gecesi benim çocukluğumda anlatıldığı gibi sadece meleklerin indiği bir gece değildi.
Evet, insanlar onu yüzyıllardır kutluyordu.
Evet, Kur’an o geceyi yüceltmişti.
Evet, Kur’an’ın kalplere nüfuz etmeye başladığı andı.
Ama benim zihnimde Kadir gecesi başka bir şeye dönüştü.
Bazen gece İstanbul’da yürürken uzak bir pencereden ney sesi gelir. Uzun, ince ve biraz hüzünlü bir ses.
O zaman çocukluğumdaki apartmanı hatırlarım. Komşuların kapı çalmasını. Ellerinde getirdikleri yemekleri. Farklı şehirlerin kokularının aynı sofrada buluşmasını.
Ve Emrullah ağabeyin anlattığı sahneyi düşünürüm.
Gökyüzünün yarıldığını.
Ve o yarıktan dünyaya doğru, bir nur ırmağı gibi akan ışığı.
el-fânî Sezgin Özaytekin
10.03.2026 Kadıköy