25 Temmuz 2026

Ayasofya: Ganimet değil, Emanet

M Akif Eyler

Dün Lozan Anlaşmasının 103. ve Ayasofya'nın cami olarak açılışının 6. yıldönümü idi... TC İletişim Başkanlığı tarafından “Fethin Nişanesi, Medeniyetin Kalbi: Çağları Aşan Mabet Ayasofya” paneli düzenlendi.


Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (TİBU) rektörü Mehmet Görmez'den, bu mâbedin çağları nasıl aştığı konusunda ilginç bir sunum dinledik:




Sunumda Öne Çıkan Başlıklar
  • Medeniyet Tasavvuru: Ayasofya'nın bir 'fetih nişanesi' ve İslam medeniyetinin bir parçası olarak 'emanet' bilinciyle korunması gerektiğini vurguluyor. Ayrıca, İstanbul'un İslam dünyası için bir 'külliye' ve 'nizam' şehri olduğunu ifade ediyor.
  • Ayasofya ve Kudüs: Fatih Sultan Mehmet'in fethini ve Ayasofya'nın İslam mabedine dönüşümünü, Hz. Ömer'in Kudüs'ü fethindeki hukuk ve adalet anlayışıyla ilişkilendiriyor.
  • Bir Kitap gibi: Ayasofya'nın insanlık tarihi, dinler tarihi, İslam tarihi ve Osmanlı tarihi açısından bir 'metin' gibi okunması gerektiğini belirtiyor. Hristiyanlığın Romalaştığı devirde, Aya (kutsal) ile Sofya (hikmet) kavramlarının ayrılmasına değiniyor.
  • Gelecek Vizyonu: Ayasofya'nın sadece bir ibadet mekanı olarak kalmaması, aynı zamanda ilim, hikmet ve marifet ruhunun yeniden ihya edildiği bir merkez olması gerektiğini savunuyor.
  • Kişisel Tanıklık: Ayasofya'nın ibadete açılması sürecinin zihinlerde 10 yıl süren bir hazırlık dönemi olduğunu kendi tanıklığıyla paylaşıyor.


Fatih'in söylediği Farsça beyit

Tarihçilerin kayıtlarına göre, mâbedi ilk yaptıran Roma imparatoru, "Ey Süleyman, şimdi seni yendim!" diyerek Ayasofya'ya girmiş. Aklınca yendiği kişi hem hükümdar hem peygamber, kıyasladığı yapı da Kudüs'teki Mescid-i Aksâ, Musevilerin ilk mâbedi.

Fatih Mehmed ise, Ayasofya'ya girerken tam tersi bir davranışla şu meşhur beyti okumuş:

Perdedârî mîkuned ber kasr-ı Kayser ankebût
Bûm nevbet mîzened der kal'a-î Efrâsiyâb

Anlamı
Kayser'in sarayına örümcek perdedâr olmuş
Efrâsiyâb’ın kalesinde baykuş nöbet* çalıyor

(*) "Nöbet" (nevbet) kelimesinin unutulmuş anlamı: Günün belirli zamanlarında belirli yerlerde, saray ve konaklarda, seferlerde çalınan askerî mızıka.

Beyte konu olan iki hükümdar, Roma'nın Sezar'ı ile Turan'ın Alper Tunga'sı. Mâbed Bizans'ın son devrinde o kadar bakımsızmış ki Fatih bu sözleri söylemiş. Fetihle birlikte bina asıl amacına döndü. Sonra Türkler de dinin aslından uzaklaşınca, yapı 80 sene boyunca müze oldu. Yine terk edilirse olacağı budur: metrûk yerler örümceklere ve baykuşlara kalır.


Kaynak: Neden Ayasofya?

Beytin Farklı Sürümleri

Birçok hikmetli sözlerde olduğu gibi, bu beyit için "orijinali şöyle" diyemiyoruz, çünkü çok sayıda varyasyonu, farklı okunuşu var. Mesela Kayser yerine Kisrâ, kasr yerine tâk, kale yerine kule diyenler olmuş. (Kaynak: Farsça Bir Beytin İzinde) Bu farklar ana fikri değiştirmiyor, hepsi şu ayetin bir tefsiri gibi:

kullu men ‘aleyhâ fân
Yeryüzündeki her şey fâni


21 Temmuz 2026

İstanbul ve iki deniz

M Akif Eyler

İki denizin bir araya geldiği yerde suların karışmadığını 40 yıl önce okumuş ve hayret etmiştim. Günlük tecrübemize göre, farklı özellikleri olan iki su kavuştuğunda hiç hareket olmasa bile karışır, ortalama bir hale gelir. Atlantik ve Akdeniz'in birleştiği Cebelitarık Boğazında böyle değilmiş, iki suyun arasında karışmayı önleyen bir engel (berzah) varmış!

Fransız deniz araştırmacısı Kaptan Cousteau, 1960'larda Cebelitarık, Kızıldeniz ve Atlas Okyanusunda dalışlar yaparak, Atlantik'in soğuk ve az tuzlu suyu ile Akdeniz’in sıcak ve yüksek tuzlu suyunun birleştiği sınır hattını görüntüledi. Suyun rengindeki, berraklığındaki ve hatta biyolojik çeşitliliğindeki ani kırılmayı kameralarla kaydederek bu doğa olayını görsel olarak tüm dünyaya sundu.

Atlantik ve Akdeniz böyle kavuşuyor ama asla karışmıyor

Rahman suresindeki şu iki ayet, tam olarak bu durumu anlatıyor:

19. İki denizi salıvermiş, birbirine kavuşuyor
20. Aralarında engel var, birbirine karışmıyor

Denizlerin karışmaması ve bu hakikatin Kuran-ı Kerim'de yazılmış olması, ikisi de çok ilginç. Fakat daha ilginci, İstanbul'da da iki denizin karışmadan kavuştuğunu öğrendim. Oğuz Borat Hocam, 2024 tarihli bir makale gönderdi:

KAVUŞMAK ÜZERE SALIVERİLEN İKİ DENİZİN KADİM HİKAYESİ
İzzet ÖZTÜRK, İTÜ İnşaat Fakültesi
Journal of Halal & Ethical Res. 6 (2): 114-130, 2024
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/4404910

Bu makale, Kuran-ı Kerim'de bahsi geçen "iki denizin birbirine karışmaması" olgusunu, modern okyanus bilimi ve akışkanlar mekaniği ışığında, Cebelitarık ve nehir ağızları gibi vaka analizleriyle inceleyen disiplinler arası bir çalışmadır. Ayetlerde geçen "berzah" kavramının fiziksel mekanizmasını, yoğunluk farkları, yüzey gerilimi ve haloklin tabakaları üzerinden açıklayarak kutsal metin ile bilimsel verilerin uyumunu göstermiştir.

Marmara ve Karadeniz kavuşuyor ama asla karışmıyor

İstanbul Boğazından geçen suyun miktarı ve hızı beni hayrete düşürüyor. İki denizi kavuşturan Boğaz'a bakınca, şehri besleyen balık dolu üst akıntıyı görüyoruz. Karadeniz'den gelen taze suyun ortalaması saniyede 14.000 ton, yaklaşık 1000 adet orta boy tanker. Fakat Karadeniz'in bu kadar girdisi yok, bu su nereden geliyor?

Cevap alt akıntıda: Üst akıntının yaklaşık yarısı (saniyede 7.000 ton) kadar ılık ve tuzlu su, diğerine karışmadan, sessizce kuzeye akıyor, dengeyi sağlıyor. Alt akıntı hiç olmasa, üst akıntının hızı azalır ve deniz çabucak kirlenirdi. Öztürk, iki akıntı arasındaki yatay engeli bilimsel olarak açıklıyor. Ayrıca, bilimsel yayınlarda dini metinlerdeki atıfların "bilimsel görünme" kaygısıyla bilinçli olarak göz ardı edilmesini etik bir sorun olarak değerlendiriyor.

Yapay zekadan bir inci

İstanbul Boğazı, Karadeniz’in böbreği, Marmara’nın akciğeridir.

Avrasya'nın devasa nehirlerinden (Tuna, Dinyeper, Dnister) sürekli olarak muazzam miktarda oksijeni zengin tatlı su ve bununla birlikte tortu, organik madde, balık ve mikro canlılar geliyor. Boğaz, hassas bir "biyolojik arıtma ve havalandırma sistemi" olarak bu iki denizi canlı tutmaktadır.

Hidrostatik Denklemler

Boğaz'da tuzluluk oranları %1.7 ve %2.7 (İ Öztürk)

meraklısı için

İki akıntıyı ayıran yaklaşık 25 m derinlikte iki taraf dengede, akış yok. Üstte yükseklik farkı, altta yoğunluk farkı ters akıntıları sağlıyor. Yoğunluk farkı %1 mertebesinde ise, bağıl yükseklik farkı da %1 olmalı. Yani Karadeniz tarafı yaklaşık 25 cm daha yüksek. (Bu fark mevsimlere ve rüzgara göre değişebilir)


12 Temmuz 2026

Zamansız Bir Özlemin Yedi Yılı

Sezgin Özaytekin

Yedi yıl. Özlem, zamanın içinde eriyip yok olan bir duman değilmiş; aksine, durdukça katılaşan, kemikleşen, göğüs kafesinin altında her gün biraz daha ağırlaşan pürüzsüz bir taşmış. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum.

Pertevniyal Lisesi’nin yüksek, gri koridorlarından dışarıya adım attığım gençlik günlerini hatırlıyorum. Cami bahçesindeki ulu ağaçların gövdelerine, kabukları incitecek kadar sertçe raptiyelenmiş Bugün gazetelerini. Rüzgâr estikçe kâğıtlar ağaçların teninde beyaz kanatlar gibi çırpınır, üzerindeki siyah harfler içimizde bir yerlere dokunurdu. Baskıcı rejimlerin, insan ruhunu tek bir kalıba dökerek dondurmak isteyen soğuk ellerine karşı, henüz adı konmamış bir çığ birikirdi içimizde. Erimeye yüz tutmuş ama henüz kopmamış bir çığ. O kâğıtlara, o harflere her bakışımda, içimde henüz yüzünü görmediğim bir adama, Şevket ağabeye doğru şahlanan saf bir tanışma arzusu uyanırdı.

Onunla karşılaşmamız, kaderin ince bir sızıyı dindirmek için seçtiği bir sürgün dönüşüne rastladı.

Sultanahmet’teki loş matbaa. İçeride mürekkep, eski kâğıt ve rutubet kokusu birbirine sarılmıştı. Büyük Gazete’yi binbir zorlukla, adeta parmaklarıyla kazıyarak çıkartmaya çalışıyordu. Bizse bir fırtınanın ortasındaki birkaç hevesli çocuk gibi, yardım etmek isterken aslında onun titiz dünyasına köstek oluyorduk. Ama o, bir baba ciddiyeti ve gösterişsiz   şefkatiyle katlanırdı acemiliğimize. Taze francalanın çıtırtısı, İddi Amin salatasının kokusu ve ocakta hiç sönmeyen, sürekli demlenen koyu çayın buğusu arasından bize bakardı. Sesindeki dingin, sarsılmaz tınıyı dün gibi derimde hissediyorum:

"İki rekat namaz kılıp, üç beş kelime dini kelime bilmekle kendinizi su üstünde yürüyen ermiş sanmayın, çok yolunuz var yürüyecek."

Bu söz, yürünmesi gereken o upuzun, taşlı yolun ilk soğuk taşı gibi oturdu kalbime.

Evvel giden ahbâba selâm olsun

İstikametin Kırılgan Kimliği

Mehmed Şevket Eygi. Cumhuriyetin gri, birbirine benzeyen tekdüze mimarisinin içinde, kendi şahsına münhasır asil bir anıt gibi dururdu. Tavizsizdi. Onun lügatindeki ilk ve son kelime "istikamet"ti. Biz gençliğin hırçın, köşeli diliyle aykırı kelimeler savurduğumuzda, bizi kırmadan, ruhumuzun çeperlerini zedelemeden tutar, yolun ortasına bırakıverirdi. Rüzgârın yönüne göre eğilen esnek kamışlardan değildi; o, kökleri toprağın en derin ve karanlık sırlarına bağlı, fırtınada bile yapraklarını dökmeyen bir gövdeydi. İslam'ın izzetini, kendi narin bedeninden çok daha fazla titreyerek korurdu.

Gençliğin kör, insanı sersemleten cehaletiyle lüks şeylere özenir, vitrinlerdeki parlak nesnelere bakıp, "Müslüman bunlara layık değil mi?" diye sorardık. Oysa onun gözlerinde nesnelerin bir ağırlığı yoktu. Müslümanın, malın ve mülkün gölgesine sığınarak kibirlenmesini, gizli ya da açık bir gururla şişmesini sessiz bir öfkeyle karşılardı. Zenginlerin israf içindeki şatafatlı, gürültülü hayatlarını kelimeleriyle adeta bıçak gibi keserdi. Kendisi, bir odanın tenhası kadar sade yaşardı; fakat o sadeliğin, o çıplaklığın içinde insanı diz çöktüren muazzam bir asalet barındırırdı.

Cemaatlerin, hiziplerin, insanların kendilerini küçük odacıklara kapatıp birbirine düşman kesilmesinin karşısında durdu hep. Onun ruhu geniş bir gökyüzüydü, gökyüzünü küçük parçalara bölmek isteyenlere hep aynı hakikati fısıldardı:
"Bütün, parçanın içine sığmaz."

Ona göre inanç, sadece zihinsel bir kabul değil, parmak uçlarına kadar sızması gereken bir estetikti. Camilerin titiz temizliğinden sokakların ritmine, kâğıda dökülen bir harfin kıvrımından üzerindeki kumaşın dikişine kadar her şeyde o gizli, kutsal nizamı arardı. Rüküşlüğe, pasaklılığa ve zevksizliğe karşı açtığı savaş, aslında ruhun çürümesine karşı açılmış bir savaştı. Batı dünyasını en ince kılcal damarlarına kadar tanımış, Fransızca’yı kendi kalbinin dili gibi konuşmayı öğrenmişti; fakat o, modernitenin cafcaflı yalnızlığından kaçıp, kendi kadim köklerine, İslam medeniyetinin sakin limanına sığınmıştı.

Bedir Yayınevi... Kısa bir süre de olsa o koridorlarda çalışmak, hayatımın en huzurlu, en saadetli uykusuydu sanki. Bugün ve Babıali'de Sabah gazetelerinde yazdığı yazılarla binlerce insanı o sessiz nehre dahil etti. İnandığı "kutsal kimlik" uğruna hapisler yattı, gurbetin soğuk odalarında sürgün hayatı yaşadı ama kalemini hiçbir gücün masasına bırakmadı. Ve tuhaftır, onca acıya rağmen dudaklarından tek bir şikayet kırıntısının döküldüğünü duymadım. Acıyı, sessizce yutulan şifalı bir ilaç gibi taşırdı göğsünde.

Nesnelerin ve Yolculukların Hafızası

Onun için seyahat etmek, sadece bir gövdenin coğrafi olarak yer değiştirmesi demek değildi; ruhun kendi derinliklerine yaptığı bir tefekkür ve görgü kazısıydı. Lübnan’ın tozlu sokaklarından Suudi Arabistan’ın yakıcı kumlarına, Ürdün’den Almanya’nın ve Fransa’nın soğuk, düzenli caddelerine kadar yürüdü. Gittiği her yerde ilk önce kütüphanelerin kokusunu içine çeker, sahafların kuytu köşelerinde saklanan eski kâğıtların izini sürer, o coğrafyanın ilim adamlarının yüzlerindeki çizgileri okurdu. Heybesinde mutlaka birkaç eski kitapla dönerdi. Batı’nın mekanik disiplinini görür, takdir eder ama arkasındaki manevi boşluğu, büyük çürümeyi bir hekim titizliğiyle teşhis ederdi. Bize hep o seyahatlerin yaralarından süzülen tecrübeleri anlattı.

Dostlukları da tıpkı seçtiği nadide kitaplar gibi derin ve el değmemişti. Mahir İz, Muzaffer Ozak, Necip Fazıl... Onların meclislerinden damıttığı yoğun irfanı bize aktarırken, gözlerinde geçmiş bir zamanın ışığı parlardı. Umarım, o ışıktan sızan irfanı ruhumuzun karanlık odalarına iyice içselleştirebilmişizdir.

Ama onun en büyük sığınağı, asıl büyük yatırımı gençlerdi. Belki de bu yüzden, saçlarına karlar yağsa da ruhu hep bir çocuk kadar taze ve genç kaldı. Sultanahmet’teki, Çemberlitaş’taki küçük ofisinin kapısı bize, dünyaya fırlatılmış çıplak çocuklara hep açıktı. Elimize sıkıştırdığı kitaplar, cebimize bırakılan sessiz harçlıklar, bizi götürdüğü gösterişsiz ama derin bir zevki olan lokantalardaki yemekler... O, bize "Nasıl nitelikli bir Müslüman olunur?" sorusunun cevabını teorilerle değil, bizzat ekmeği bölüşündeki zarif hareketle, yaşayarak gösterdi.

Onun şefkati sadece insanla sınırlı değildi. Kedisi Midas ile kurduğu sessiz, kelimesiz dil, hayvan sevgisinin bu dünyadaki en zarif, en şeffaf hatırasıdır. Evini ağzına kadar dolduran on binlerce nadide kitap ve duvarları süsleyen siyah mürekkepli hat eserleri, onun bu dünyanın gürültüsünden kaçıp sığındığı asıl kozasıydı.

Sırra Kadem Basan Bir İstanbul

Benim şahsiyetimin, ruhumun iskeletinin şekillenmesinde onun bıraktığı iz silinmez bir mürekkep gibidir. Bende hakkı da, hatırası da çok büyüktür. Eski İstanbul kültürüyle, kaybolan zamanın zarafetiyle yoğrulmuş rahmetli annemin de bu dünyada en çok hürmet ettiği, sevdiği insanlardan biriydi o.

Şimdi o, ailemizin ruhani olarak bağlı olduğu Sümbül Efendi’nin derin, sessiz gönül terbiyesinden geçip, Merkez Efendi’nin hemen yanı başında, ahiret komşusu olarak toprağın altına sırlandı. Gövdesi aramızdan çekildi ama bıraktığı o sarsılmaz istikamet, odamın ortasında duran kutsal bir emanet gibi bekliyor.

Makamı cennet, ruhu sonsuz bir sükûnetle sarmalanmış olsun.

“Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” 

Yahya Kemal’in ebedi mısraları düşüyor şimdi zihnime, sanki Şevket ağabeyin ardından bir nehir gibi akıyor:

"Ömrün şu biten neşvesi tâm olsun erenler,
Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler.
Şükrânla vedâ ettiğimiz cân-ı fenâya;
Son pendimiz ah-lâfa devâm olsun erenler.

Câizse Harâbât-ı İlâhî'de de herşey,
Yârân yine Rindân-ı Kirâm olsun erenler.
Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler."

Dr. N. Sezgin Özaytekin
12.07.2026 


Merhum Mehmet Şevket Eygi hakkında önceki yazılarım:

2019 Evvel Gidene Selam Olsun 

2025 Matbaada Sürpriz Sofra 

2026 Şevket Ağabeyi Ziyaret 


16 Haziran 2026

İstabul'da Deniz Havası

M Akif Eyler

İstanbul'da "deniz kokusu" almanın en ucuz yolu Şehir Hatları vapurları. Bunlardan üç tanesi iyi bilinir ve yaygın olarak kullanılır:

  • 1970'lerde her gün bindiğim Kadıköy-Karaköy vapuru
  • Eminönü'de "Bosfırıs" diye turistleri çeken Boğaz vapuru
  • Deniz deyince ilk akla gelen Ada vapurları
Az bilinen iki tanesini de listeye ekleyelim. Kabataş'ta yeni açılan aktarma merkezinde bir çok ulaşım aracı bir araya geldi:
Tramvay, otobüs, füniküler, vapur, deniz motoru
(Kabataş–Mecidiyeköy metrosu buraya gelecek)

Kabataş aktarma/transfer merkezi

1. Buradan kalkan bir vapur, Moda'ya uğruyor ve Bostancı'ya gidiyor:

Kabataş-Moda-Bostancı vapuru

2. Haliç vapuru: Yedi iskeleye uğrayarak Bilâd-ı Selâse'nin iki ucunu birleştiriyor:
Eyüp-Üsküdar vapurunun uğradığı iskeleler:
Sütlüce, Ayvansaray, Hasköy, Balat, Fener, Kasımpaşa, Karaköy

Bu vapur ilk başladığı zaman izlenimlerimi yazmıştım:
http://eyler.blogspot.com/2005/06/hali-golden-horn.html
O zamanki rotada Hasköy yerine Eminönü vardı.


5 Haziran 2026

İstanbul ve Bilâd-ı Selâse

M Akif Eyler

Bilâd-ı Selâse olarak anılan üç belde, Eyüp, Galata ve Üsküdar yerleşim ve yönetim birimleri ifade etmektedir. Silivri'ye kadar olan bölge Eyüp, Yeniköy'e kadar olan bölge Galata ve Pendik'e kadar uzanan bölge de Üsküdar Kadısının idaresi altındadır.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Bilâd-ı_selâse

Osmanlı Devletinin eski idâre teşkilâtinde İstanbul, “Nefs-i İstanbul” “Eyyub”, “Galata” ve “Üsküdar” olmak üzere birbirinden asla ayrılmaz bir arada dört şehir kabul edilmiş idi; Eyyub, Galata ve Üsküdar, ayrı ayrı zikredilmeyüb “Bilâdı Selâse”, Üç Belde adı altında toplanmış; bütün İstabul Vilâyeti kasdedildiği zamanlar, “İstanbul ve Bilâdı Selâse” denilirdi.
https://istanbulansiklopedisi.org/handle/rek/6880

1980'lerde "Büyük şehir" yapısı kurulunca, sur-içi eski İstanbul iki ilçe oldu: Fatih ve Eminönü. Klasik üç beldeden de üç ilçe çıktı: Eyüp, Beyoğlu, Üsküdar.

İstanbul ve Bilâd-ı Selâse

İstanbul'un üç bölgesi -- 2026

40 yıl sonra, sur-içi yerli nüfus çok azalınca Eminönü ilçesi tamamen yok oldu. Artık sur içindeki yedi tepe tamamen Fatih ilçesine bağlı. Buna karşılık, dev metropol her yöne doğru gelişmeye devam ediyor. Yeni üç belde için aday ilçeler Esenyurt (Avrupa), Zeytinburnu (eski metropol) ve Sultanbeyli (Asya) olabilir. Yine Bilâd-ı Selâse var, lakin anlamı çok değişti.


1 Haziran 2026

İki taşın arasındaki güzellik

Ali Demir, İTÜ

İki taşın arasında da olsan,

Toprak namına sadece süprüntü de olsa,

Ne türden bir zorluk içinde olursan ol,

Nasıl sıkıntılar içinde olursan ol,

Sende var olan tüm güzellikleri dışa vurmaktan bir an bile çekinme,

İçindeki güzelliği sonuna kadar sergile,

Bilen var mı? Gören var mı? Duyan var mı? diye bir an bile tereddüt etme.

Tüm bu güzellikleri var eden mutlaka görüyor ve senden bunu bekliyor.

Ne kadar naif, ne kadar kırılgan, ne kadar aciz olursan olan sende var olan zarafeti mutlaka ortaya koy ve dünyayı güzelleştir.

Şuna inan ki varlık sebebin sadece bu güzelliği ortaya koymaktır.


NOT: Bu güzelliği Bayramın üçüncü günü sabah namazından sonra Kadir abimle Meram'da yaptığımız yürüyüş güzergahında buldum.