4 Mart 2026

Veciz bir zikir planı

Bağdat Caddesi üstündeki camimizin imamı Dr Hüseyin Saraç Hocamız veciz bir zikir planı öğretti. ChatGPT yardımıyla yazıya döktüm.

Ramazan geldiğinde ilginç bir şey oluyor: Nice insan namaza başlamamış olsa da, oruca karşı içinde bir sıcaklık hissediyor. Sahura kalkmak istiyor, iftar vaktinde kalbi yumuşuyor. Sanki kalpler, “Dünyaya dalıp beni unutma” diye haber gönderiyor.

Ramazan bir kapıdır. Namaz kapısından giremiyorsak, elimiz açık olsun infak kapısından girelim, dilimiz açık olsun zikir kapısından girelim. Zikir, kalbin nefesidir. Az ama devamlı olursa insanı en zor zamanlarında ayağa kaldırır.

Ramazan için kısacık ama çok derin zikir tavsiyesi:

1. lâ ilâhe illallâh -- Tevhid kelimesi (birleme)

Hayatın dağınıklığını tek merkeze toplama cümlesi, her namazdan sonra 33 kere söylenir. Bu cümle şunu öğretir: Hayatın yükünü taşıyan sen değilsin.


2. estağfirullâh -- İstiğfâr (bağışlanma isteği)

Günde en az 100 kere söylenir. Sadece günahlar için değil; ertelediğimiz hayırlar için, yapamadığımız güzellikler için, düzelmeyen iç sıkıntılarımız için. Unutmayın ki, günahtan korunmuş peygamberler bile istiğfar ederdi. Kusursuzluk iddiasında olanlar bağışlanma ihtiyacı duymaz.

3. inniy kuntu minez-zâlimiyn (21:87)
“Gerçekten ben nefsime zulmedenlerden oldum”

Bu dua, balığın karnında karanlıklar içinde pişmanlıkla yakaran Hz Yunus’a aittir. Karanlık üç katman: gece, deniz, balık. Bizim karanlığımız bazen ekran, bazen trafik, bazen işyeri. Çıkış kapısı aynı: tevbe ve istiğfâr.

4. hasbunallâhu veni‘mel-vekîl (3:173)
“Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir”

Bu söz, ateşe atılırken Rabbine mutlak güvenen İbrahim’in teslimiyetidir. Uhud'da kat kat üstün bir orduya karşı duran müslümanların kararlı duruşudur. Allah yeter. Başkalarının hükmü değil.

5. Allâhumme salli ‘alâ Muhammed -- Salavât

Peygamber Efendimiz için mükemmel bir duadır. Çünkü o, ümmetini dert eden, müslümanlar için en çok sıkıntı çeken kişiydi. Salavât, kalbi Peygamberin merhamet ve şefkat iklimine bağlar. Bağlanan kalp yumuşar. Yumuşayan kalp, yorgun bedeni kolayca secdeye götürür.

lâ ilâhe illâ ente subhâneke
innî kuntu mine-zzâlimîn

Hedefimiz her gün 10 dakika zikir olsun.
Kalp zorla değil, şefkatle ayağa kalkar.
Ramazan, tevbe (Allah'a dönüş) ayıdır.
Dönüş, küçük ama samimi bir adımla başlar.

 

2 Mart 2026

Bu da geçer yâhû!

M Akif Eyler

Güncel olayların ağırlığı öyle kuvvetli ki, insanın zihninde bir “kıyamet” hissi oluşuyor. Ekranlar karanlık, başlıklar umut kırıcı, yorumlar keskin. Haber akışı durmuyor ama kalpler yoruluyor. Gürültü arttıkça sükûnet azalıyor; herkes konuşuyor, az kişi dinliyor. Böyle bir atmosferde insan, dünyanın yükünü omzunda taşıyormuş gibi hissedebiliyor.

Dünyanın sonuna gelmişiz gibi... Oysa tarih, bize çok daha sarsıcı fırtınaların estiğini, ülkelerin yıkıldığını, medeniyetlerin dağıldığını, ama hayatın ve sorumluluğun devam ettiğini gösteriyor.

İnsan zihni, içinde bulunduğu anı büyütme eğilimindedir. Şimdi olan şey en önemlidir, çünkü onu yaşıyoruz, çünkü canımız yanıyor, çünkü belirsizlik var. Ama zulüm asla bugüne mahsus değil. Acı, insanlık tarihi kadar eski. Her çağın insanı, kendi yaşadıklarını “en ağır imtihan” zannetmiştir.

İstanbul'un İşgali

1918 yılında İtilâf orduları İstanbul'a girdi. Osmanlı Devleti fiilen çökmüş, başkent savaşı kazanan üç devletin kontrolüne girmişti. Sokaklarda işgal kuvvetleri dolaşıyor, meclis dağıtılıyor, aydınlar sürgüne gönderiliyordu. Devlet bitmiş, başkent işgal edilmiş, gelecek belirsiz; sanki, her şeyin sonu gibiydi.

Ama insanlar umutsuzluğa teslim olmak yerine sorumluluk aldı. Öğretmen ders vermeye, esnaf dükkânını açmaya, kalem sahibi yazmaya, çiftçi tarlasını ekmeye devam etti. 

Ve o meşhur söz dilden dile dolaştı:

“Bu da geçer yâhû”

Bağdat'ın Yıkılması

1258 yılında Moğol orduları Bağdat’a girdi. Şehir yakıldı, kütüphaneler yıkıldı, yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. O dönem için Bağdat sadece bir şehir değildi; ilmin, kültürün, düşüncenin merkezlerinden biriydi. Beytü'l-Hikme gibi kurumlar yok edildi. Kitapların Dicle’ye atıldığı ve nehrin mürekkep yüzünden karardığı anlatılır.

O gün yaşayan biri için bu, medeniyetin sonuydu. Ama medeniyet bitmedi. İlim başka şehirlere taşındı. Kahire’de, Şam’da, Semerkant’ta, Endülüs’te yeni merkezler doğdu. İnsanlık düşünmeyi bırakmadı.

O devirde dile gelen Mesnevi'de, ya da Yunus Divanı'nda Moğol vahşetini göremezsiniz. Bunun yerine insanın iç dünyası, nefs mücadelesi, sevgi, merhamet, sabır ve hakikat arayışı vardır. Yani geçici siyasi yıkımlar değil, insanlığın ortak ve kalıcı dertleri ele alınır. Büyük kriz dönemlerinde bile bazı gönüller, gündemi aşan bir derinlikte, insanı ayakta tutacak hakikatleri söylemeye devam etmiştir.

Kudüs'ün İşgali

1099 yılında Haçlı orduları Kudüs’e girdi. Şehirde büyük bir katliam yaşandı, camiler bile kanla doldu. O günün Müslüman dünyası için bu tarifsiz bir yıkımdı. Ama tarih burada durmadı, bir asır içinde denge değişti. Siyasi hâkimiyetler gelip geçti, Kudüs bâki kaldı, imtihan devam etti.

O günlerde Kudüs kan ve zulümle doluydu; ama kalemler susmadı, dualar kesilmedi. Siyasi hakimiyet el değiştirse de insanın iç dünyasındaki arayış devam etti. Âlimler ilmini sürdürdü, sûfîler gönüllere hitap etti, sıradan insanlar hayatın küçük sorumluluklarını bırakmadı. Tarih sahnesinde büyük sarsıntılar yaşanırken, insanlığın ortak değerleri (adalet, merhamet, sabır ve umut) asla kaybolmadı.

Kıssadan Hisse

Bu örnekleri anlatmanın amacı acıyı küçümsemek değil. Hiçbir zulüm “normal” değildir, hiçbir haksızlık hafife alınamaz. Ama şunu iyi bilmek gerekir:

Tarih boyunca zulüm ve iyilik vardı, dünya durduğu sürece olacaktır. Bizim görevimiz, felaket hissine kapılmak değil, kendi işimizi bilmektir. Dünya büyük krizlerden geçerken bile insanın asli vazifesi değişmez.

Her çağda “artık her şey bitti” diyenler olmuştur. Ama dünya, Allah’ın koyduğu kurallar ile akmaya devam eder. Büyük yıkımlar olduysa büyük dirilişler de oldu. Yaşadıklarımız bize çok ağır geliyor. Ama tarihin geniş penceresinden bakınca şunu görürüz: İnsanlık bundan daha karanlık günler gördü.

"Dünya sarsılıyor, sen bize ne anlatıyorsun" demeyin. Ses çıkaran sarsıntılar haber değeri taşır; sessiz hakikat ise süreklidir, çok ilgi çekmez. Ben gürültüyü değil, esasları konuşuyorum. Esmâ-i Husnâ’yı anlatıyorum; çünkü bu isimler dünyaya kimin hükmettiğini hatırlatır. Gürültü bir yükselir, bir kaybolur. Ama Rahmân’ın merhameti, Hakîm’in hikmeti, Azîz’in izzeti baki kalır. Sarsılmaması gereken yer, kalbimizdir, inançlarımızdır.

Zulüm geçicidir, imtihan sürekli.
Sorumluluk ise her zaman kişiseldir.

Ve evet -- Bu da geçer yâhû!


31 Ocak 2026

Blok Evren Modeli

Bir Hayali Deneme...

Ertuğrul Taçgın

Blok evren modeline göre: evren (en-boy-yükseklik gibi) 3 uzaysal geometrik boyut ve 1 zaman boyutundan oluşan, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın aynı derecede var olduğunu kabul eden bütüncül bir modeldir. Bu modele göre zaman akmaz, sadece zaman boyutu yönünde ilerleyiş söz konusu olabilir, o da diğer boyutlar gibi bir boyuttur, diğer boyutlardan hiç bir farkı yoktur. Bu modele göre, evren, sanki baştan sona yazılmış bir kitap gibidir, bizim okuduğumuz sayfa şimdiki zaman ise, önceki okunmuş sayfalar geçmiş zamandır ve yok olmamışlardır, henüz okunmamış sayfalar ise gelecek zaman ile ilgilidir, yaratılmayı beklemesine gerek yoktur, zaten vardırlar; hepsi zaten bir blok içinde bütünün parçalarıdır. Bir başka benzetme, iki geometrik boyutlu evren için, ekmek somunu şeklindedir; burada kesilen ekmek dilimin yüzeyi (en ve boy gibi) iki tane geometrik boyut, uzunluk ise zaman boyutu için kullanılır.

Blok evren modeli, Einstein'in görelilik kuramından çıkan kaçınılmaz sonuçtur ve bir çok fizikçi tarafından desteklenir; bunların başında Hermann Minkowski gelir, ki Minskowski uzay-zamanı olarak tanımlanan, blok evrenin matematiksel yapısını oluşturmuştur. Blok evren modeli, Max Tegmark, Kurt Gödel gibi önemli fizikçiler tarafından güçlü bir şekilde, Roger Penrose  tarafından ise kısmen desteklenir. Buna karşılık, blok evren teorisi Lee Smolin, Carlo Rovelli gibi bir kaç fizikçi tarafından da muhtelif gerekçelerle reddedilmektedir.

Blok evren teorisinin arka planını daha iyi kavrayabilmek için, dünya üzerindeki 50 yaşındaki meraklı bir gözlemcinin 50 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende yaşayan 250 yaşındaki başka bir akıllı canlıyı izlediğini kabul edelim; aynı şekilde uzak gezegendeki canlı da gelişmiş teleskopuyla dünyadaki gözlemciyi gözlüyor olsun. Önce, acaba dünyadaki bizim gözlemcimiz ne görecektir, diye sorgulayalım. Aradaki 50 ışık yılı uzaklıktan dolayı, bu akıllı canlının 50 sene önce uzaya yaydığı görüntü sinyalleri ışık hızıyla ilerledikleri için, 50 sene önceki sinyalleri ancak dünyaya ulaşmış olacaktır; dolayısıyla, dünyadaki gözlemci 50 ışık yılı uzaktaki canlının 50 yıl önceki halini, yani 200 yaşındaki daha genç halini görebilecektir. Ancak gerçek durum bu gözlemden farklıdır; çünkü uzak gezegendeki bu akıllı canlı artık 250 yaşında olduğundan, aradaki 50 sene bütün detaylarıyla yaşanmıştır, bu zaman içindeki tüm olaylar kesin olarak gerçekleşmiştir. Sonuç olarak, 50 yıl önceki olaylar (veya çok daha fazlası) yok olmamıştır, bir yerlerde bütün detaylarıyla izlenebilir durumdadır.

Diğer taraftan, 50 sene sonrasına hayalen gidelim, uzun bir ömür yaşayıp iyice yaşlanmış olan dünyadaki gözlemci artık 110 yaşındadır, 50 ışık yılı uzaklıkta bir gezegende yaşayan canlı ise 300 yaşına gelmiştir ve halen gelişmiş teleskopunun başında dünyalı gözlemciyi izlemektedir,  acaba ne görecektir? Aradaki 50 ışık yılı uzaklıktan dolayı, dünyalı gözlemcinin 50 sene önce uzaya yaydığı görüntü sinyalleri ışık hızıyla ilerledikleri için, 50 sene önceki sinyalleri kendisine ulaşmış olacağından dolayı, dünyalı gözlemcinin yaşlı halini değil, 50 yaşındaki bugünkü halini  görebilecektir. Ancak gerçek durum bu gözlemden farklıdır; çünkü uzak gezegendeki bu akıllı canlı artık 300 yaşında olduğundan, aradaki geçen 50 sene bütün detaylarıyla yaşanmıştır; aynı şekilde, dünyada da bu 50 sene yaşanmış durumdadır, bu 50 yıllık zaman içindeki tüm olaylar bütün detaylarına kadar gerçekleşmiş durumdadır. Sonuç olarak, 50 sene sonrasındaki tüm olaylar (veya çok daha fazlası) bugün için bile, uzay-zaman dokusu içindeki bir yerlerde izlenebilir durumdadır.

Bu iki sonuca birlikte bakıldığında, tüm evrenin gerek bütün geçmişi, gerekse bütün geleceği uzay-zaman dokusundan oluşan blok evrende bir yerlerden izlenebilir durumdadır; dolayısıyla, en baştan beri hem geçmişteki hem de gelecekteki tüm olaylar bir bütün olarak vardı, denilebilir.

Burada özgür iradenin yeri sorgulandığında ise, blok evreni oluşturan olaylar dokusunun yapısı özgür iradenin sonucunda ortaya çıkmış olabilir; mesela, iki geometrik boyut ve bir zaman boyutundan oluşan, uzay zaman ekmeğinden, şimdiki zaman kesitini temsil eden,  dik yönde herhangi bir dilim kesildiğinde, o dilimde ortaya çıkan delikli deseni ortaya çıkaran sebepler ise özgür iradenin sonucunda ortaya çıkmış olaylar olabilir. Dik değilde açılı yönde bir dilim kesildiğinde ise, uzak bir mesafeden bakan gözlemcinin görebildiği olayların oluşturduğu desen ortaya çıkar ki, bu desenler de özgür irade tarafından oluşturulmuş olabilirler. Kesme açısı büyüdükçe ortaya çıkan desen, daha uzak bir gözlemcinin görebildiği olayların ortaya çıkardığı desen olacaktır. Diğer bir ifade ile, bize göre henüz daha meydana gelmemiş olayların da,  blok evrenin bir yerlerinden doğru açılarla kesildiğinde, tüm detaylarıyla şu anda gözlenebilir durumda olduğu anlaşılmaktadır.

Bu yazı fizik dünyasındaki tartışmalara olabildiğince bağlı kalarak ve onları bir doğrultuda süzerek, herhangi bir ilave yorum katmadan   hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu değerlendirme sonucunda ortaya çıkan blok-evren modelinin İslamiyetteki kader anlayışıyla olan paralelliği dikkat çekici boyutlardadır. 

Selam ve muhabbetle,

E.T.
------

İki uzay ve bir zaman boyutunda geçmiş ve gelecek
https://commons.wikimedia.org/wiki/File:World_line.svg


13 Ocak 2026

İyileşmek: Büyük bir lütuf

 2026'nın ilk yazısı yapay zekadan geldi: Gemini

Sanal bir yazarın sanal bir yazısı: Bu sayfaların müellifi ameliyat geçirmedi.

Açık kalp ameliyatının üzerinden geçen o ilk 30 gün, hem fiziksel hem de duygusal açıdan adeta bir "yeniden doğuş" yolculuğu gibidir. Bir hastanın ağzından, ameliyattan bir ay sonraki ruh halini ve fiziksel durumunu şu şekilde özetleyebiliriz:

Yoğun Bakımı Hatırlamak

Yoğun bakıma dair hafızamda kalanlar, bir film şeridinin yanmış kareleri gibi; kopuk, sessiz ve fazlasıyla parlak. Gözlerimi her araladığımda tepemde asılı duran o soğuk, beyaz florasan ışıkları ve hiç durmadan ritmik bir şekilde öten monitör seslerini hatırlıyorum. Etrafımda maskeli yüzler, fısıltıyla konuşan sesler vardı ama kim olduklarını seçemiyordum. Zamanın bir hükmü yoktu; gündüz müydü, gece miydi, kaç saattir oradaydım? Sadece elimin üzerinde birinin sıcak dokunuşunu ve 'Her şey yolunda, nefes al' diyen o uzak sesi hatırlıyorum. Sanki suyun altındaydım da, yukarıdaki dünyayı sadece bulanık renkler ve mekanik sesler olarak duyuyordum. Oraya dair net bir karem yok, sadece derin bir uykudan uyanmaya çalışırken tutunduğum o yaşam belirtileri var.



Bir Ay Sonra

Bugün ameliyat masasına yatalı tam bir ay oldu. Geriye dönüp baktığımda, o ilk günlerdeki "Acaba eski halime dönebilecek miyim?" korkusunun yerini, küçük ama çok kıymetli zaferlerin sevincine bıraktığını görüyorum.

Göğüs kafesi: Göğsümdeki o meşhur 'çelik teller' hâlâ orada olduğunu hissettiriyor. Hapşırmak veya öksürmek hâlâ en büyük korkum; yanımda hep o meşhur destek yastığımı taşıyorum. Ama artık yatakta sağa sola hafifçe dönebiliyorum, bu büyük bir lüksmüş.

Yara izi: Göğsümdeki o uzun çizgi artık pespembe bir hal aldı. İlk başlarda ona bakmaya çekiniyordum ama şimdi onu bir 'yaşam nişanı' gibi görüyorum. Hafif kaşıntılarım var, doktorum bunun iyileşme belirtisi olduğunu söyledi.

Yürüyüşler: İlk hafta koridorda üç adım atmak dev bir maraton gibiydi. Şimdi ise mahallede 20 dakikalık hafif tempolu yürüyüşler yapabiliyorum. Yoruluyorum evet, ama o temiz havayı içime çekmek paha biçilemez.

Hassasiyet: Garip bir şekilde duygusallaştım. Bazen bir şarkıda bazen de torunumun bir gülüşünde gözlerim doluyor. Doktorum buna 'post-op hüzün' diyor; kalbin fiziksel olarak tamir edilirken ruhun da buna ayak uydurmaya çalıştığını anladım.

Kaygı: Göğsümdeki her ufak sızıda 'Acaba bir şey mi oldu?' diye irkiliyorum. Ama her geçen gün vücudumu daha iyi tanımayı, hangi ağrının kas ağrısı hangi ağrının önemli olduğunu ayırt etmeyi öğreniyorum.

"İyileşiyorum!"

İlaçlar: Masamın üzeri eczane gibi. Kan sulandırıcılar, tansiyon ilaçları... Hepsini saat sektirmeden içiyorum. 

Beslenme: Tuzla vedalaştık, yeşil sebzelerle dost olduk. Eskiden 'can boğazdan gelir' derdim, şimdi 'sağlık boğazdan geçer' diyorum.

Uyku: Sırt üstü uyumaktan biraz yoruldum, her yerim tutulmuş gibi hissediyorum ama iyileşmek için buna mecbur olduğumu biliyorum.

Dün ilk kez yardımsız çoraplarımı giyebildim ve kahvemi mutfaktan salona kadar dökmeden taşıyabildim. Bu bir ay bana sabretmeyi, vücuduma saygı duymayı ve aldığım her nefesin ne kadar büyük bir lütuf olduğunu öğretti. Yolum hâlâ var ama artık tünelin ucundaki ışığı değil, güneşin kendisini görüyorum.


5 Ekim 2025

Mazlumdan Zalime

M Akif Eyler

"Gazze'liler ayaklandı, ulusal güvenliğim sarsıldı" bahanesiyle, İsrail devletinin başlattığı soykırım tam iki yıldır sürüyor. 1930'larda Avrupa'nın ortasında yaygın olan antisemitizm, çok sayıda cana kıymıştı. Yahudi'lere reva görülen soykırım, şimdi o kıyımdan kurtulanların torunları tarafından mazlum bir topluma uygulanıyor. Yahudi devleti nasıl böyle zalim olabildi? Bu iki yıllık bir sorun değil, belki 3000 yıllık... son 80 senesi aşağıdaki haritalarda özetlenmiş. İsrail öncesinde İngilizlerin yönetiminde bir Filistin devleti varken, yıldan yıla eriyip yok olmaya doğru gidiyor.

Filistin'in eriyip tükenişini gösteren harita

Yahudi devleti nasıl böyle zalim olabildi? Bunun cevabını tarihi bir perspektifte ve şu ayetin ışığında bulabiliriz:

Kitapta İsrailoğullarına “Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve büyük bir kibre kapılacaksınız” diye bildirmiştik. (İsrâ suresi 17:4)

Ayette geçen iki ifade anahtar oluyor:
letufsidunne fil-ardi merreteyn
iki defa fesat çıkaracaksınız
veleta
lunne ‘uluvven kebîrâ
büyük bir kibre kapılacaksınız

"Fesat çıkarmak" ve "kibre kapılmak" tarih boyunca defalarca tekrarlanmış. Her fesattan sonra başlarına bir bela gönderilmiş. Bu ayet indirilmeden önce Babil ve Roma, kutsal mabetlerine kadar her şeylerini yok etmiş. Sonrası malum, Avrupa'nın antisemitizmi bin yıl sürmüş. Yahudiler, İslam ülkeleri dışında her yerde ezilmişler, hor görülmüşler. Holokast katliamından sonra ibre tersine döndü, Avrupalılar aniden Yahudi dostu görünerek onlara bir ülke hediye ettiler. İsrail arkasındaki batı desteği ile, topraklarını aldığı Filistinlileri kendi ülkelerinde yok etmeyi sürdürüyor. 

Yine bir fesat ve kibir devri... lakin İsrail devleti çok ileri gitti ve Avrupa'da ırkçılığı ve antisemitizmi canlandırıyor. İnsanlık açısından hiç olumlu değil: İsrail devletinin zalim davranışlarını kınamak boykot etmek uygun, ama bütün Yahudileri mahkum etmek doğru değil, adil davranmak zorundayız.

Öte yandan, 1900 yıl boyunca sürülen, aşağılanan, ezilen, zulüm gören bir kavmin, Kur'an dilinde fesad, kibir ve zulüm ile nitelenmesi ilginç bir mucize. Bu ayetler inerken ve sonraki 13 asır boyunca onlar mazlum taraftaydılar. Darmadağın olmuşlardı, devletleri, ülkeleri yoktu. 1948'de İsrail'in kurulmasıyla zalim tarafa geçtiler...

Yapay zeka (ChatGPT) yardımıyla şu tabloları yaptım ve satır aralarında dört Kitabın iniş zamanlarını yazdım. Yahudilerin fesat ve kibir devirleri açıkça görülüyor:

Mazlumdan Zalime
(Tabloya dokununca yazılar kolay okunur)

Son paragrafları yapay zekadan aldım:

Bir zamanlar mazlum olan bir topluluğun, tarihin başka bir döneminde zalim konumuna geçmesi, insanoğlunun değişmeyen zaafını hatırlatıyor. Güç, sadece savunma imkânı değil, aynı zamanda vicdanın sınavıdır. Kendi acısını unutup başkasına acı çektiren, mazlumluğunu yitirmiş olur. Zulüm, kılıf değiştirir ama özü aynı kalır: haksızlık. Bu yüzden Kur’an, tarihi bir olay anlatmaz yalnızca; insanın her çağda tekrar ettiği yanlışı gösterir.

İsrâ Suresi 17:4’te bildirilen uyarı bu yüzden sadece İsrailoğullarına değil, tüm insanlığa yönelmiş gibidir: “Yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve büyük bir kibre kapılacaksınız.” Bu ayet, zulmün ve kibrin evrensel kaderini açıklar. Her kim adalet yerine kibri, merhamet yerine çıkarı seçerse, aynı döngünün içine düşer. Allah’ın yasası değişmez: Mazlumun duası kabul olur, zalimin saltanatı uzun sürmez.


4 Ekim 2025

Velâyet ve Şehâdet

Ertuğrul Taçgın

Birbirleri ile bağlantısız gibi görünen bu iki kavramın olmazsa olmaz en önemli ortak şartı ihlas ve samimiyettir. Malumdur, eskiden tarikatlarda ve dergahlarda on yıllar süren, bazen kırk yılı aşabilen, tâlimler, terbiyeler veriliyor, buradaki talebelerin bir çoğu büyük bir istekle velâyeti, keşif ve keramet sahibi olmayı arzu ediyorlardı. Çünkü velâyet, Allah dostu olmak anlamına geliyordu ve "... Allah dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir..."  (Yunus, 62) müjdesine mazhar olmak istemişlerdi; ancak, bu tâlim ve terbiye yolculukların çok azı velâyet mertebesine ulaşabildiği bildirilmektedir. Bu tâlim ve terbiye yolculukların pek çoğunun velâyet mertebesine ulaşamamasının muhtelif sebeplerinden belki de en önemlisi, ihlas ve samimiyet eksikliği olabilir; sadece keşif ve kerameti talep etmek ve amaç edinmek bile tek başına, ihlasa ve samimiyete zarar verebilir; velâyet makâmının önüne perde çekebilir. Zira velâyet makamına giden yolun samimi ihlastan ve bu yolda harcanan eksiksiz gayretten, çaba ve ibadetten geçtiği bilinmektedir.

Samimi ihlas ile hedef doğrultusunda yoğun çaba harcamanın, başarıya ulaşmadaki sırlı etkisi insanlık tarafından da fark edilmiş, "inanarak çok çalış, inanırsan başarırsın" şeklindeki günümüzdeki psikolojik telkinlerin temelini oluşturmuştur. Gerçekten de samimi olarak inanarak harcanan yoğun çabanın neticesinde, beklenmedik bir zamanda gereken sebeplerin oluşuvermesi sonucunda başarıya ulaşan bir çok örnekler bulunmaktadır. Yaşanan bu kerametvari başarı olaylarının hepsinin doğru ve hak olduğu anlamına gelmez; kainatta var olan samimiyetli çaba-başarı ilişkisini düzenleyen, bazen olmazları olur hale getiren, genel bir kanunun varlığını ve işlediğini, bir anlamda farkında olmadan, şuursuzca yapılmış bile olsa, samimiyetle yapılan fiili duanın kabul edildiğini gösterir.

Doğru olmayan bir amaç için yapılmış olsa bile, dünyadaki maddi olaylarda işleyebilen bu genel kanun, manevi olaylarda da işleyebilir; bazen yaptıklarının doğruluğuna gönülden inanan bir Hint fakiri doğa üstü gibi görünen davranışlar gösterebilir. Bazen de itikadı bize göre doğru olmayan, hatta dalalette olduğu kabul edilen,  ancak yaptıklarının doğru olduğuna gönülden inanarak o yolda çaba sarfeden birisi kerametvari davranışlar gösterebilir, ehli sünnet dışından, hatta ehli bidatan sayılan birilerinin, evliya gibi, duası bazen makbul olabilir. Diğer bir ifadeyle, velâyete giden yol kişinin ne yaptığından ziyade o davranışı neden yaptığına bağlı olmakta, yani yaptığı eylem gerçekte yanlış bile olsa, doğru olduğuna samimi inanarak yapması durumunda velayetine zarar vermeyebildiği anlaşılmaktadır; bunun muhtemel sebebi Allah'ın yapılan eylemlerden ziyade kalpteki samimiyete ve ihlasa göre muamele etmesi olsa gerektir.

Diğer taraftan, bazen de hak yol üzere olduğu bilinen yüksek ihlas ve ibadet sahibi olan ve duası reddedilmeyen Allahın bir veli kulun doğru olmayan  kararlar verebilmesi, yanlış davranışlar içinde bulunabilmesi mümkün olabilir. Mesela, bazı kaynaklarda anlatıldığına göre, İstanbul'un Fatih tarafından kuşatıldığı dönemde İstanbul'da yaşayıp, kuşatan ordunun başka bir ordu olduğu zannıyla, Bizanslılara yardım etmesi için Allah'a dua eden,  yaşadığı sürece duası kabul edilen Cibali Baba'nın büyük evliyalardan olduğu, hatta dönemin kutbu olduğu rivayet edilir. Yakın tarihte yaşanmış benzer örnekler de anlatılmaktadır. Tabii ki evliyaların Allah dostu olduklarını ve istikamet üzere oldukları malûmdur; ancak anlaşılan o ki, evliyaların bile kararlarının ve davranışlarının kayıtsız şartsız doğru olarak kabul  edilmesinin sakıncalı olabileceği, genel kabul gören prensipler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelmektedir.

Özet olarak, Allah'ın kendi rızası için harcanan çabalardan ve yapılan faaliyetlerden daha ziyade, bu faaliyetlerin hangi samimiyet düzeyinde ve neden yapıldığına göre dergahında kabul ettiği ve bu samimiyet derecesine göre cevap verdiği; velâyet anlamına gelen, muhabbet ve dostluğuna bu samimiyet derecesine göre kabul ettiği anlaşılmaktadır; doğrusunu ancak Allah bilir.

elâ inne evliyâallâhi lâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn
Hattat Ferhat Kurlu Kaleminden Yunus, 62

Günümüzde şehitlik dendiğinde genellikle devletin kabul ettiği resmi şehitlik anlaşılmakla birlikte, bazı grup ve kurumların kullandığı, görev şehidi, devrim şehidi vb gibi kavramlar ile de karşılaşılmaktadır. Kur'an'a göre şehitlik ise, "Allah yolunda öldürülenlere sakın “ölüler” demeyin. Çünkü onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara 154) ayetinin ifadesine göre, şehitlik için olmazsa olmaz şart, samimi olarak Allah yolunda mücadele içerisinde iken, kişinin hayatını kaybetmesidir. Bununla ilgili olarak rivayet edilen bir olayda, Uhud’da Müslümanlarla birlikte savaşanlardan birisi, yiğitçe çarpışmış, ashap arasında “bugün onun kadar çok kahramanlık yapan olmadı” diye övüldüğü halde, Resûlullah (s.a.v.) onun için "O şehid değildir” buyurmuştur. Sahih kabul edilen bu rivayetten anlaşıldığına göre, Kur'an'a göre şehit olmak için, bazen savaşta hayatını kaybetmek bile yeterli olmayabilmektedir.  

Diğer taraftan, İslam tarihinde sahabilerin birbirleri ile savaştığı, gerek Cemel Vakası gerekse Sıffin Savaşında, her iki taraftan hayatını kaybedenlerin şehit oldukları kabul edilmiştir. Bunun temel gerekçesi, hayatını kaybedenlerin Allah yolunda olduklarına samimiyetle inanmış olarak mücadele ederken hayatlarını kaybetmeleridir; yoksa haklı taraftaki şehit, diğer taraftakiler şehit değil vb gibi bir ayrım yapılmamıştır. Buradan anlaşıldığına göre, şehâdetin savaşta hangi tarafta yer alındığı ile ilgili olmasından ziyade, kişinin doğru olduğuna inandığı safta samimi olarak Allah yolunda mücadele ederken hayatını kaybetmesiyle ilgili olan bireysel bir manevi makam olduğudur.

Aynı yaklaşım genelleştirildiğinde, Allah mukaddes kıldığı için, canlarını, mallarını, namusunu korumak için mücadele ederken hayatını kaybedenler de şehit olacaktır; burada şehâdet için olmazsa olmazsa şart, kendi nefsi, hırsı, menfaati veya başkasının gözüne girmek vb gibi dünyevi bir amaç için değil, samimi inanarak Allah için mücadele ederken hayatını kaybetmesidir. Aynı yaklaşımla değerlendirildiğinde, doğru olduğuna inandığı yolda, sadece Allah rızası için samimi olarak mücadele ederken hayatını kaybedenlerin de ihlasları nispetinde şehit hükmünde sayılacakları anlaşılmaktadır. Kalpleri ve samimiyetleri ancak Allah bilir, şehadet mertebesini bahş edecek olan da ancak O'dur. Şehâdet mertebesiyle ödüllendilenler için Kur'an'da "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Aksine onlar diridirler ve Rableri yanında rızıklanmaktadırlar." (Al-i İmran 169) müjdesi vardır. Rabbimin bu müjdesine mazhar olup rızıklandırılanlardan olabilmek, şüphesiz büyük bir şereftir.

Bu yazılardaki bütün eksik, hatalı ve yetersiz değerlendirmeler ve yorumlar, benim eksik veya yanlış anlayışımdan veya yetersiz ifadelerimden kaynaklanmıştır.

Selam ve muhabbetle,

E.T.
------