12 Temmuz 2026

Zamansız Bir Özlemin Yedi Yılı

Sezgin Özaytekin

Yedi yıl. Özlem, zamanın içinde eriyip yok olan bir duman değilmiş; aksine, durdukça katılaşan, kemikleşen, göğüs kafesinin altında her gün biraz daha ağırlaşan pürüzsüz bir taşmış. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum.

Pertevniyal Lisesi’nin yüksek, gri koridorlarından dışarıya adım attığım gençlik günlerini hatırlıyorum. Cami bahçesindeki ulu ağaçların gövdelerine, kabukları incitecek kadar sertçe raptiyelenmiş Bugün gazetelerini. Rüzgâr estikçe kâğıtlar ağaçların teninde beyaz kanatlar gibi çırpınır, üzerindeki siyah harfler içimizde bir yerlere dokunurdu. Baskıcı rejimlerin, insan ruhunu tek bir kalıba dökerek dondurmak isteyen soğuk ellerine karşı, henüz adı konmamış bir çığ birikirdi içimizde. Erimeye yüz tutmuş ama henüz kopmamış bir çığ. O kâğıtlara, o harflere her bakışımda, içimde henüz yüzünü görmediğim bir adama, Şevket ağabeye doğru şahlanan saf bir tanışma arzusu uyanırdı.

Onunla karşılaşmamız, kaderin ince bir sızıyı dindirmek için seçtiği bir sürgün dönüşüne rastladı.

Sultanahmet’teki loş matbaa. İçeride mürekkep, eski kâğıt ve rutubet kokusu birbirine sarılmıştı. Büyük Gazete’yi binbir zorlukla, adeta parmaklarıyla kazıyarak çıkartmaya çalışıyordu. Bizse bir fırtınanın ortasındaki birkaç hevesli çocuk gibi, yardım etmek isterken aslında onun titiz dünyasına köstek oluyorduk. Ama o, bir baba ciddiyeti ve gösterişsiz   şefkatiyle katlanırdı acemiliğimize. Taze francalanın çıtırtısı, İddi Amin salatasının kokusu ve ocakta hiç sönmeyen, sürekli demlenen koyu çayın buğusu arasından bize bakardı. Sesindeki dingin, sarsılmaz tınıyı dün gibi derimde hissediyorum:

"İki rekat namaz kılıp, üç beş kelime dini kelime bilmekle kendinizi su üstünde yürüyen ermiş sanmayın, çok yolunuz var yürüyecek."

Bu söz, yürünmesi gereken o upuzun, taşlı yolun ilk soğuk taşı gibi oturdu kalbime.

İstikametin Kırılgan Kimliği

Mehmed Şevket Eygi. Cumhuriyetin gri, birbirine benzeyen tekdüze mimarisinin içinde, kendi şahsına münhasır asil bir anıt gibi dururdu. Tavizsizdi. Onun lügatindeki ilk ve son kelime "istikamet"ti. Biz gençliğin hırçın, köşeli diliyle aykırı kelimeler savurduğumuzda, bizi kırmadan, ruhumuzun çeperlerini zedelemeden tutar, yolun ortasına bırakıverirdi. Rüzgârın yönüne göre eğilen esnek kamışlardan değildi; o, kökleri toprağın en derin ve karanlık sırlarına bağlı, fırtınada bile yapraklarını dökmeyen bir gövdeydi. İslam'ın izzetini, kendi narin bedeninden çok daha fazla titreyerek korurdu.

Gençliğin kör, insanı sersemleten cehaletiyle lüks şeylere özenir, vitrinlerdeki parlak nesnelere bakıp, "Müslüman bunlara layık değil mi?" diye sorardık. Oysa onun gözlerinde nesnelerin bir ağırlığı yoktu. Müslümanın, malın ve mülkün gölgesine sığınarak kibirlenmesini, gizli ya da açık bir gururla şişmesini sessiz bir öfkeyle karşılardı. Zenginlerin israf içindeki şatafatlı, gürültülü hayatlarını kelimeleriyle adeta bıçak gibi keserdi. Kendisi, bir odanın tenhası kadar sade yaşardı; fakat o sadeliğin, o çıplaklığın içinde insanı diz çöktüren muazzam bir asalet barındırırdı.

Cemaatlerin, hiziplerin, insanların kendilerini küçük odacıklara kapatıp birbirine düşman kesilmesinin karşısında durdu hep. Onun ruhu geniş bir gökyüzüydü, gökyüzünü küçük parçalara bölmek isteyenlere hep aynı hakikati fısıldardı:
"Bütün, parçanın içine sığmaz."

Ona göre inanç, sadece zihinsel bir kabul değil, parmak uçlarına kadar sızması gereken bir estetikti. Camilerin titiz temizliğinden sokakların ritmine, kâğıda dökülen bir harfin kıvrımından üzerindeki kumaşın dikişine kadar her şeyde o gizli, kutsal nizamı arardı. Rüküşlüğe, pasaklılığa ve zevksizliğe karşı açtığı savaş, aslında ruhun çürümesine karşı açılmış bir savaştı. Batı dünyasını en ince kılcal damarlarına kadar tanımış, Fransızca’yı kendi kalbinin dili gibi konuşmayı öğrenmişti; fakat o, modernitenin cafcaflı yalnızlığından kaçıp, kendi kadim köklerine, İslam medeniyetinin sakin limanına sığınmıştı.

Bedir Yayınevi... Kısa bir süre de olsa o koridorlarda çalışmak, hayatımın en huzurlu, en saadetli uykusuydu sanki. Bugün ve Babıali'de Sabah gazetelerinde yazdığı yazılarla binlerce insanı o sessiz nehre dahil etti. İnandığı "kutsal kimlik" uğruna hapisler yattı, gurbetin soğuk odalarında sürgün hayatı yaşadı ama kalemini hiçbir gücün masasına bırakmadı. Ve tuhaftır, onca acıya rağmen dudaklarından tek bir şikayet kırıntısının döküldüğünü duymadım. Acıyı, sessizce yutulan şifalı bir ilaç gibi taşırdı göğsünde.

Nesnelerin ve Yolculukların Hafızası

Onun için seyahat etmek, sadece bir gövdenin coğrafi olarak yer değiştirmesi demek değildi; ruhun kendi derinliklerine yaptığı bir tefekkür ve görgü kazısıydı. Lübnan’ın tozlu sokaklarından Suudi Arabistan’ın yakıcı kumlarına, Ürdün’den Almanya’nın ve Fransa’nın soğuk, düzenli caddelerine kadar yürüdü. Gittiği her yerde ilk önce kütüphanelerin kokusunu içine çeker, sahafların kuytu köşelerinde saklanan eski kâğıtların izini sürer, o coğrafyanın ilim adamlarının yüzlerindeki çizgileri okurdu. Heybesinde mutlaka birkaç eski kitapla dönerdi. Batı’nın mekanik disiplinini görür, takdir eder ama arkasındaki manevi boşluğu, büyük çürümeyi bir hekim titizliğiyle teşhis ederdi. Bize hep o seyahatlerin yaralarından süzülen tecrübeleri anlattı.

Dostlukları da tıpkı seçtiği nadide kitaplar gibi derin ve el değmemişti. Mahir İz, Muzaffer Ozak, Necip Fazıl... Onların meclislerinden damıttığı yoğun irfanı bize aktarırken, gözlerinde geçmiş bir zamanın ışığı parlardı. Umarım, o ışıktan sızan irfanı ruhumuzun karanlık odalarına iyice içselleştirebilmişizdir.

Ama onun en büyük sığınağı, asıl büyük yatırımı gençlerdi. Belki de bu yüzden, saçlarına karlar yağsa da ruhu hep bir çocuk kadar taze ve genç kaldı. Sultanahmet’teki, Çemberlitaş’taki küçük ofisinin kapısı bize, dünyaya fırlatılmış çıplak çocuklara hep açıktı. Elimize sıkıştırdığı kitaplar, cebimize bırakılan sessiz harçlıklar, bizi götürdüğü gösterişsiz ama derin bir zevki olan lokantalardaki yemekler... O, bize "Nasıl nitelikli bir Müslüman olunur?" sorusunun cevabını teorilerle değil, bizzat ekmeği bölüşündeki zarif hareketle, yaşayarak gösterdi.

Onun şefkati sadece insanla sınırlı değildi. Kedisi Midas ile kurduğu sessiz, kelimesiz dil, hayvan sevgisinin bu dünyadaki en zarif, en şeffaf hatırasıdır. Evini ağzına kadar dolduran on binlerce nadide kitap ve duvarları süsleyen siyah mürekkepli hat eserleri, onun bu dünyanın gürültüsünden kaçıp sığındığı asıl kozasıydı.

Sırra Kadem Basan Bir İstanbul

Benim şahsiyetimin, ruhumun iskeletinin şekillenmesinde onun bıraktığı iz silinmez bir mürekkep gibidir. Bende hakkı da, hatırası da çok büyüktür. Eski İstanbul kültürüyle, kaybolan zamanın zarafetiyle yoğrulmuş rahmetli annemin de bu dünyada en çok hürmet ettiği, sevdiği insanlardan biriydi o.

Şimdi o, ailemizin ruhani olarak bağlı olduğu Sümbül Efendi’nin derin, sessiz gönül terbiyesinden geçip, Merkez Efendi’nin hemen yanı başında, ahiret komşusu olarak toprağın altına sırlandı. Gövdesi aramızdan çekildi ama bıraktığı o sarsılmaz istikamet, odamın ortasında duran kutsal bir emanet gibi bekliyor.

Makamı cennet, ruhu sonsuz bir sükûnetle sarmalanmış olsun.

“Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” 

Yahya Kemal’in ebedi mısraları düşüyor şimdi zihnime, sanki Şevket ağabeyin ardından bir nehir gibi akıyor:

"Ömrün şu biten neşvesi tâm olsun erenler,
Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler.
Şükrânla vedâ ettiğimiz cân-ı fenâya;
Son pendimiz ah-lâfa devâm olsun erenler.

Câizse Harâbât-ı İlâhî'de de herşey,
Yârân yine Rindân-ı Kirâm olsun erenler.
Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler."

Dr. N. Sezgin Özaytekin
12.07.2026 


Merhum Mehmet Şevket Eygi hakkında önceki yazılarım:

2019 Evvel Gidene Selam Olsun 

2025 Matbaada Sürpriz Sofra 

2026 Şevket Ağabeyi Ziyaret 


5 Haziran 2026

İstanbul ve Bilâd-ı Selâse

Bilâd-ı Selâse olarak anılan üç belde, Eyüp, Galata ve Üsküdar yerleşim ve yönetim birimleri ifade etmektedir. Silivri'ye kadar olan bölge Eyüp, Yeniköy'e kadar olan bölge Galata ve Pendik'e kadar uzanan bölge de Üsküdar Kadısının idaresi altındadır.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Bilâd-ı_selâse

Osmanlı Devletinin eski idâre teşkilâtinde İstanbul, “Nefs-i İstanbul” “Eyyub”, “Galata” ve “Üsküdar” olmak üzere birbirinden asla ayrılmaz bir arada dört şehir kabul edilmiş idi; Eyyub, Galata ve Üsküdar, ayrı ayrı zikredilmeyüb “Bilâdı Selâse”, Üç Belde adı altında toplanmış; bütün İstabul Vilâyeti kasdedildiği zamanlar, “İstanbul ve Bilâdı Selâse” denilirdi.
https://istanbulansiklopedisi.org/handle/rek/6880

1980'lerde büyük şehir" yapısı kurulunca

İstanbul ve Bilâd-ı Selâse

İstanbul'un üç bölgesi -- 2026




1 Haziran 2026

İki taşın arasındaki güzellik

Ali Demir, İTÜ

İki taşın arasında da olsan,

Toprak namına sadece süprüntü de olsa,

Ne türden bir zorluk içinde olursan ol,

Nasıl sıkıntılar içinde olursan ol,

Sende var olan tüm güzellikleri dışa vurmaktan bir an bile çekinme,

İçindeki güzelliği sonuna kadar sergile,

Bilen var mı? Gören var mı? Duyan var mı? diye bir an bile tereddüt etme.

Tüm bu güzellikleri var eden mutlaka görüyor ve senden bunu bekliyor.

Ne kadar naif, ne kadar kırılgan, ne kadar aciz olursan olan sende var olan zarafeti mutlaka ortaya koy ve dünyayı güzelleştir.

Şuna inan ki varlık sebebin sadece bu güzelliği ortaya koymaktır.


NOT: Bu güzelliği Bayramın üçüncü günü sabah namazından sonra Kadir abimle Meram'da yaptığımız yürüyüş güzergahında buldum. 

21 Nisan 2026

Voleybol ve Satranç

M Akif Eyler

İlk bakışta voleybol ve satranç, dünyanın iki zıt ucu gibi görünür. Biri hareket, ter ve fiziksel güç gerektirirken; diğeri mutlak bir sessizlik ve zihinsel güç ister. Biraz derine indiğimizde, bu iki branşın aslında aynı ruhun farklı bedenleri olduğunu fark ederiz.

Modern dünya her şeyi bir rekabete dönüştürse de, voleybolun ve satrancın en saf hali oyunların verdiği keyiftir. 

* Bir voleybol maçında imkansız bir topu kurtarmak ya da satrançta beklenmedik bir taşı feda etmek, skor tabelasından bağımsız bir haz verir. 

* İkisi de birer "problem çözme" sanatıdır. Rakibin hamlesine karşı en yaratıcı cevabı bulmak, kazanmaktan ziyade o anın akışında olma keyfidir.

Yapay zeka DALL-E benzerliği böyle çizdi

Voleybol sahasındaki hareketlerin satranç tahtasında zihinsel karşılıkları vardır:

* Servis: Açılış hamlesi. Rakibi ilk andan baskı altına alma çabası.

* Manşet: Savunma. Gelen baskıyı yumuşatarak oyunu yeniden kurma şansı.

* Smaç: Atak. Rakibin savunmasını delmeye çalışan sert hamleler.

* Blok: Önleyici Hamle. Rakibin atağını daha başlamadan söndürmek.


Voleybolda pasör neyse, satrançta oyuncunun zihni odur. Her iki alanda da sadece "topa vurmak" veya "taşı hareket ettirmek" yetmez; bir plan gerekir.

* Taktik: Voleybolda "dublaj" yaparak boşlukları kapatmak, satrançta taşların birbirini koruduğu sağlam bir yapı kurmaya benzer. 

* Aldatmaca: Voleyboldaki "plase" hamlesi, rakibi smaç beklerken şaşırtmaktır. Satrançta da bazen rakibi sürpriz bir feda ile tuzağa çekmek aynısıdır: Beklenmeyeni yapmak.

* Saha/Tahta Görüşü: Filelerin sultanı sadece topu değil, rakip defansın açıklarını görür. Karelerin ustası da sadece kendi taşlarını değil, tahtadaki 64 karenin her birindeki potansiyel boşlukları tarar.


İster sahada zıplayın, ister masada bir taşı ilerletin; aslında yaptığınız şey aynıdır: Bir strateji inşa etmek ve o stratejinin içinde özgürce oynamak. Voleybol, satrancın yüksek hızda oynanan halidir. Biri zihnin uç noktalarını zorlarken, diğeri bedenin sınırlarını test eder. Yavaş olsun hızlı olsun, her iki alanda da yapılan hamleler, bir sonraki adımı öngören derin bir planın parçasıdır.

Bu satırlar yalnız iki oyun için yazılmadı; rekabet içeren hemen her beşeri faaliyete genelleştirilebilir. Spordan iş dünyasına, politikadan mahkemelere kadar her alanda bu temel öğeleri farklı formlarda bulabilirsiniz: İlk adımı atmak (servis/açılış), gelen zorluğa karşı durmak (manşet/savunma), bitirici hamleyi yapmak (smaç/atak), rakibin hücumunu engellemek (blok/önleme). Hayatın kendisi, bu taktiklerin sürekli bir performansıdır.


9 Nisan 2026

Eyüp-Üsküdar Vapuru

Dinlerin ve Dillerin Geçit Töreni

M Akif Eyler

Rasyonel bir dünyada büyüdük; aklın her şeyi çözeceğine, dinin bireysel vicdanlara çekilip hayatın merkezinden çıktığına ve kanlı din savaşlarının tozlu tarih kitaplarında kaldığına inandırıldık. Ancak 21. yüzyıl, bu modern kabulün ne kadar kırılgan olduğunu sert bir şekilde yüzümüze vurdu. Gökdelen yıkan uçakların dehşetiyle başlayan bu milenyum, Haçlı zihniyetini ve küllenmiş nefretleri dirilten anlamsız savaşlarla, bitmek bilmeyen kimlik çatışmalarıyla devam ediyor. Dünya, farklı olanı yok etmeye ayarlı bir makineye dönüşürken, "çağdaş krallar" aklını ve insanlık hafızasını yitiriyor.

Halbuki içinde bulunduğumuz bu şehir, yüzyıllar boyunca farklı inançları aynı sokakta, aynı rüzgârda barındırmıştı. O eski, dingin ve çok renkli İstanbul’u hatırlamak için küçük bir zaman yolculuğuna çıkalım, 20. yüzyılın başlarına, büyük savaşlar öncesine dönelim. Sabahın ilk ışıklarıyla Eyüp İskelesinden kalkan bir vapura bindiğimizi hayal edelim...

Fotoğraf:  Wikipedia

Aynı Vapurun Yolcuları

Birlikte yaşama sanatını tek karede görmek için, Eyüp'ten Üsküdar’a süzülen bu emektar vapura bakmak yeterlidir.Vapur henüz iskeleden ayrılırken, arkada Eyüp Sultanın manevi huzuru ve sabah ezanının yankısı kalır. Güverteye adım atan ilk yolcular; ellerinde tespihleri, dillerinde sabah dualarıyla vapurun ahşap sıralarına yerleşen Müslümanlar, ama vapur sadece onlara ait değildir. 

Biraz sonra vapura binecek olanlar, son yıllarını yaşayan bir imparatorluğun küçük bir modelini bize gösterecek. Fesli, modern bir memurun yanında, siyah giyimli bir papazın ya da geleneksel kıyafetiyle bir hanımın oturduğunu görmek kimseyi şaşırtmaz. Ara duraklara yanaştıkça, bu mozaiğe her iskeleden yeni parçalar eklenir. Hasköy'den kıymetli çantasıyla binen saatçi Agop Usta, Balat’ın dar sokaklarından telaşla çıkıp gelen tüccar Bay Mişon, Fener’de ipek eldivenleriyle korkuluklara tutunan Tatyana Tantig... 

Kırmızı tuğlalı Rum Lisesinin gölgesinden gelen Lidya Teyze, elindeki pazar çantasıyla vapurun yan tarafına oturur. İtalyan Hastanesinde hemşire, bembeyaz kolalı yakasıyla Signorina Bianca, hafif aksanıyla 'günaydın' der. Hemen ardından bankacı Mösyö İzak, okuduğu gazeteyi hışırdatarak selam verir. 

Bu insanların aynı gemide duruşu bir rastlantı değil, hayatın doğal akışındaki o muazzam iş birliğinin sonucuydu; zira Agop Usta’nın tamir ettiği saat İzak’ın bankadaki mesaisini düzenliyor, Tatyana'nın alacağı nadide kumaşları Bay Mişon Avrupa'dan getiriyor, Hemşire Bianca da Lidya Teyzenin pazarcısını tedavi ediyordu. Vapurun güvertesindeki bu görünmez mutabakat şehrin çarklarını döndürüyordu.

Haliç’in o daracık suyolu, sanki bütün bir medeniyetin ana damarıdır:

* Bir yanda sinagogdan çıkan yaşlı bir tüccarın huzuru,
* Diğer yanda çan sesleriyle güne başlayan bir saatçinin neşesi,
* Ve hepsinin ortasında, gün boyunca göğe yükselen ezan sesleri.

Galata'nın ilk durağı olan Kasımpaşa'da yolcuların bir kısmı iner, yerine başkaları biner. Vapur Karaköy’e, Galata Kulesinin gölgesine vardığında, Ermeni esnaf ve Galata’nın renkli kalabalığı güverteyi iyice şenlendirir. Son durak olan Üsküdar’a, Kız Kulesinin selamıyla yanaşırken, yolcuların kimliği sadece "İstanbullu"dur. Aziz Mahmud Hüdayi’nin semtine ayak basan bu muhtelif insanlar; farklı mahallelerden ve farklı mabetlerden gelmiş olsa da, bir vapurla aynı yere gitmenin gizli huzurunu taşır. 

Geçmişin Sessiz Bilgeliği

Vapurdan inen kalabalık, farklı dillerde vedalaşarak dağılır. Rumca ve Ermenice kadar, Arapça ve Kürtçe de duymak muhtemeldir. Birisi Arapça dua mırıldanırken, diğer yanda Kürtçe bir atasözü veya Rumca bir şarkı yankılanır. Bugünün dünyasında bir ütopya gibi görünen bu tablo, bizim köklerimizde doğal sayılan derin bir hakikattir: 

Birlikte yaşamak, farklılıkları bir savaş sebebi değil, aynı vapurun zenginliği olarak görebilmektir. Belki de 21. yüzyılın o karmaşık labirentinden çıkış yolu, 120 yıl önce o vapurdan inen insanların birbirine davranışında gizlidir.
Gördüğümüz bu manzara bitmiş bir masalın son sayfaları değil, farklı inançların birbirini yok etmeden de büyük bir bütün oluşturabileceğinin somut kanıtıydı; çünkü onlar için bir arada yaşamak bir tercih değil, fırtınalı denizde devlet gemisini yürütmenin tek yoluydu. Çoğunluğun yönetimi azınlığın inançlarını aşağılamıyor, onlara adaletle davranıyordu. O zaman mümkün olduysa, şimdi de olabilir.


Tarihsel Notlar

Yerleşim Bölgeleri

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde İstanbul, farklı inanç ve kültürlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir yerleşim yapısına sahipti. Bu dönemde gayrimüslim azınlık, hem şehrin ticari kalbinde hem de Boğaziçi ve Haliç kıyılarında herbiri kendine özgü mahalleler kurmuştu.

Rumlar İstanbul’un en köklü topluluğu olarak şehrin pek çok noktasına yayılmıştı: Fener, Beyoğlu (Pera), Boğaziçi Köyleri (Arnavutköy, Tarabya, Çengelköy, Kuzguncuk), Kadıköy ve Adalar.

Ermeni toplumu, zanaat ve ticaretin yanı sıra devlet kademelerindeki  görevleri nedeniyle şehrin stratejik noktalarındaydı: Kumkapı, Samatya, Üsküdar (Selamsız), Kurtuluş (Tatavla).

Yahudiler ise, Osmanlı’ya geldikleri dönemden itibaren belirli ticaret merkezleri üzerinde yerleşmişlerdi: Balat, Hasköy, Galata, Kuzguncuk.

Bu mahalleler birbirinden katı duvarlarla ayrılmamıştı. Özellikle Pera ve Kuzguncuk gibi bölgelerde, bu üç azınlık ile Levantenler ve Müslüman çoğunluk ilginç bir kozmopolit yapı içerisinde birlikte, barış içinde yaşıyordu. 

Haliç Vapurunun Yolcuları

Bu yazıyı hazırlarken yardım aldığım yazılıma, altı yolcu için günün nasıl devam ettiğini sordum, güzel bir cevap verdi, temsili resim ve linki aşağıda:
Vapurdaki yolcuları Yapay Zeka Gemini böyle çizdi
https://gozlemler.blogspot.com/p/yolcular.html

Vapurun Son Durumu

19. yüzyılda Haliç'te yoğunlaşan yolcu taşımacılığını modernleştirmek, sandallar yerine buharlı gemilerle seri taşıma yapmak için 1855 yılında kurulan Haliç-i Dersaadet Şirket-i Hayriyesi (Haliç Vapurları Şirketi) imtiyaz usulüyle çalışmış. 1941 yılına kadar faaliyet göstermiş, sonra Şehir Hatları işletmesine devredilmiş. Eyüp-Üsküdar Vapuru, 1980'lerde çalışmıyordu. 2000'lerin başında Haliç temizlendikten sonra bu ilginç hizmet yeniden başlatıldı.

Eyüp-Üsküdar Vapuru 2025

2005 yılında ters yönde Üsküdar'dan Eyüp'e gitmiş ve çok etkilenmiştim, şurada anlattım:
https://eyler.blogspot.com/2005/06/hali-golden-horn.html
Geçen 20 yıl içinde en az 20 kere bu hizmeti kullandım, vapurdaki karakterleri yol boyunca kurgulamış olabilirim.

Hâlen her saat karşılıklı bir vapur kalkıyor

31 Mart 2026

Safâ, Vedâ, Rahmet

Üç Tepede Üç Hutbe

M Akif Eyler

Peygamber Efendimizin tebliğ yolculuğunu üç meşhur hutbe üzerinden okuduğumuzda, ortaya çıkan o sarsılmaz metaneti açıkça görüyoruz. İlk ayetler içe dönüktü, “Oku” diyordu, “Gece kalk” diyordu, “Sen yüce bir ahlak üzeresin” diyordu. Ama sonraki ayet farklı bir tonda çınladı: “Kalk ve Uyar!

Kalk ve Uyar!” Kaynak

Emir zordu, Abdullah'ın yetimi, Abdulmuttalib'in torunu bu kimsesiz genç adam kimi nasıl uyaracaktı? Çağrı Kâbe’nin yanında Safa Tepesinde başladı. Kendi akrabalarına seslenirken, “Şu dağın ardında düşman var desem inanır mısınız?” diye soran bir dürüstlükle yola çıkmıştı. İnsanları topladı ve onlara bir tehlikeyi haber verir gibi seslendi; fakat anlattığı şey bir macera değildi. Dinleyenlerin iyi bildiği, lakin semtine uğramadığı gerçekleri anlatıyordu: hesap günü, sorumluluk, hakikate çağrı... “İyilik yap, iyilik bul” diyordu. Yani sözün yönü daha en baştan belliydi: kendine değil, ötelere işaret eden farklı bir dil kullanıyordu. Amcalarından gördüğü hakaret ise, 23 yıl sürecek bir sabır imtihanının başlangıcıydı.

Yıllar sonra, defalarca ölümün kıyısından geçip, suikast timlerini ve çölün kavurucu belirsizliğini geride bırakarak, meşekkatli bir yoldan Medine’ye vardı. Ve o şehre girerken insanlar onu Tala'al-badru 'alayna ile, “Vedâ tepelerinden doğan dolunay” sözleriyle karşıladı. O tepelerin adı vedayı çağrıştırsa da aslında bir başlangıcın eşiğiydi. Böyle bir yolculuktan çıkan bir insanın ilk sözlerinin kendi hikâyesi olması beklenirdi; ama o, kendisini ilk defa görenlere yine Ahireti hatırlattı: “İyilik yapın, iyilik bulun.” Medineliler, bir "hayatta kalma hikayesi" bekliyordu. Ama o, arkasında bıraktığı mağarayı, yolda peşine düşen atlıları veya Mekke’deki zulmü sözlerine bulaştırmadı. Sadece iyilikten, selamı yaymaktan ve ahiretten bahsetti. Safa’da ne dediyse, Veda tepelerinde de o tonda konuştu; güncel heyecanlarını ve kişisel travmalarını davasının berraklığına asla gölge etmedi.

Bu muazzam tutarlılık, on yıl sonra yaptığı veda haccında, yüz bini aşkın insana Arafat’taki Rahmet tepesinden seslenirken kemale erdi. İlk tepe olan Safa’da akrabalarına fısıldadığı hakikat neyse, son tepe olan Rahmet’te insanlığa haykırdığı emanet de aynıydı. Safa’da bir yetim olarak başladığı o yalnız yürüyüşü, Rahmet tepesinde bir fatih ve önder olarak bitirirken bile üslubundaki o ihlâslı sadelik değişmedi. Ne başlangıçtaki hüzün ne de sondaki büyük zafer, onun dilindeki dengeyi bozamadı. Şahsi duygularını aradan çekip sadece Hakkı konuşturan bu sarsılmaz iradeye, salât ve selâm ona...

İşte bu yüzden, onun sözlerinde anlık duyguların, güncel heyecanların izini değil, derin ve değişmeyen bir kaynağın yansımasını görürüz. En kritik anlarda bile kendi yaşadıklarını merkeze almayan, güncel heyecanları değil değişmez hakikatleri anlatan bir dil... Mekânlar farklıydı: Safâ tepesinde ilk çağrı, Vedâ tepelerinin eteği, Rahmet tepesinin zirvesi... Ama söz hep aynı istikameti gösteriyordu. Tepeler değişir, yıllar geçtikçe kalabalıklar artar, ama hakikate işaret eden o istikamet sabit kalır. 

Sırf bu yüzden, “salât ve selâm ona” yalnızca bir hürmet sözü değil; bu değişmeyen istikameti fark etmenin bir ifadesidir.