21 Nisan 2026

Voleybol ve Satranç

M Akif Eyler

İlk bakışta voleybol ve satranç, dünyanın iki zıt ucu gibi görünür. Biri hareket, ter ve fiziksel güç gerektirirken; diğeri mutlak bir sessizlik ve zihinsel güç ister. Biraz derine indiğimizde, bu iki branşın aslında aynı ruhun farklı bedenleri olduğunu fark ederiz.

Modern dünya her şeyi bir rekabete dönüştürse de, voleybolun ve satrancın en saf hali oyunların verdiği keyiftir. 

* Bir voleybol maçında imkansız bir topu kurtarmak ya da satrançta beklenmedik bir taşı feda etmek, skor tabelasından bağımsız bir haz verir. 

* İkisi de birer "problem çözme" sanatıdır. Rakibin hamlesine karşı en yaratıcı cevabı bulmak, kazanmaktan ziyade o anın akışında olma keyfidir.

Yapay zeka DALL-E benzerliği böyle çizdi

Voleybol sahasındaki hareketlerin satranç tahtasında zihinsel karşılıkları vardır:

* Servis: Açılış hamlesi. Rakibi ilk andan baskı altına alma çabası.

* Manşet: Savunma. Gelen baskıyı yumuşatarak oyunu yeniden kurma şansı.

* Smaç: Atak. Rakibin savunmasını delmeye çalışan sert hamleler.

* Blok: Önleyici Hamle. Rakibin atağını daha başlamadan söndürmek.


Voleybolda pasör neyse, satrançta oyuncunun zihni odur. Her iki alanda da sadece "topa vurmak" veya "taşı hareket ettirmek" yetmez; bir plan gerekir.

* Taktik: Voleybolda "dublaj" yaparak boşlukları kapatmak, satrançta taşların birbirini koruduğu sağlam bir yapı kurmaya benzer. 

* Aldatmaca: Voleyboldaki "plase" hamlesi, rakibi smaç beklerken şaşırtmaktır. Satrançta da bazen rakibi sürpriz bir feda ile tuzağa çekmek aynısıdır: Beklenmeyeni yapmak.

* Saha/Tahta Görüşü: Filelerin sultanı sadece topu değil, rakip defansın açıklarını görür. Karelerin ustası da sadece kendi taşlarını değil, tahtadaki 64 karenin her birindeki potansiyel boşlukları tarar.


İster sahada zıplayın, ister masada bir taşı ilerletin; aslında yaptığınız şey aynıdır: Bir strateji inşa etmek ve o stratejinin içinde özgürce oynamak. Voleybol, satrancın yüksek hızda oynanan halidir. Biri zihnin uç noktalarını zorlarken, diğeri bedenin sınırlarını test eder. Yavaş olsun hızlı olsun, her iki alanda da yapılan hamleler, bir sonraki adımı öngören derin bir planın parçasıdır.

Bu satırlar yalnız iki oyun için yazılmadı; rekabet içeren hemen her beşeri faaliyete genelleştirilebilir. Spordan iş dünyasına, politikadan mahkemelere kadar her alanda bu temel öğeleri farklı formlarda bulabilirsiniz: İlk adımı atmak (servis/açılış), gelen zorluğa karşı durmak (manşet/savunma), bitirici hamleyi yapmak (smaç/atak), rakibin hücumunu engellemek (blok/önleme). Hayatın kendisi, bu taktiklerin sürekli bir performansıdır.


Bu da Gemini ürünü


10 Nisan 2026

Haliç Vapurunun Yolcuları

Yazı ve resimler Yapay Zeka ürünü



Eyüp-Üsküdar Vapuruna binen yolculara yakından bakalım. 1905 yılının gri bir sabahında, Haliç’in her iki yakasında uyanan bu altı kişi, tek bir gövdenin farklı uzuvları gibiydi. Şehrin kozmopolit ruhu, vapurun pervanesi suyu dövmeye başlamadan çok önce sokaklarda uyanmıştı.

Yapay Zeka Gemini'dan gelen temsili resim
Celalettin Penbe'ye teşekkürler

Paşanın Zembereği

Agop Usta, Hasköy’deki ahşap evinden çıkarken sabah ezanı henüz okunuyordu. Karısının akşamdan hazırladığı kıymetli alet çantasını son bir kez kontrol etti; içindeki hassas cımbızlar ve büyüteçler, bir cerrahın neşteri kadar kıymetliydi. Vapur iskelesine yürürken, kilisenin önünden geçerken istavroz çıkardı ve fısıltıyla duasını etti. Azınlık olmanın o sessiz ağırlığı omuzlarındaydı; sokaklarda adımlarını her zaman ölçülü, sesini her zaman alçak tutardı.

Karaköy iskelesinde inip Yüksek Kaldırımdaki dükkanına vardığında, kapıda onu bekleyen bir sorunla karşılaştı: Paşanın kendisine emanet ettiği köstekli altın saat, beklenmedik şekilde durmuştu. Bu sadece bir güven meselesi değildi; zira bu meslekte hatanın bedeli her zaman daha ağırdı. Öğle vakti yakındaki Surp Krikor Kilisesine gidip kısa bir ibadetle ruhunu dinlendirdi, ardından dükkanına dönüp büyüteciyle o inatçı zembereği ikna etmeye çalıştı.

Güneş Galata Kulesinin arkasına devrilirken saati tamir etmenin huzuruyla dükkanını kilitledi. Akşamın son vapurlarından birine bindiğinde, Haliç’in suları kararmıştı. Vapurun ahşap sıralarında yorgunluktan gözlerini yumduğunda, cebinde Paşadan aldığı teşekkür notu ve yarının rızkı vardı. Hasköy’e yanaşırken, evlerin pencerelerinden sızan gaz lambası ışıkları ona güvenli limanını fısıldıyordu.


Galata’da Kaşer (*) Bir Gün

Balat’ın o dar ve birbirine yaslanmış evlerinin arasından, Musevi (Ladino) dualar yükselirken çıktı Bay Mişon. Kapı eşiğindeki Mezura’ya elini sürüp öptükten sonra limana doğru hızlı adımlarla yürüdü. Vapurun güvertesinde, cebindeki Ladino dilindeki ticaret gazetesini incelerken bir yandan da diğer cemaatlerden dostlarına başıyla selam veriyordu. İstanbul’da Yahudi olmak, her zaman sarsılmaz bir aidiyet demekti.

Karaköy’de inip liman bölgesindeki antreposuna geçtiğinde, Marsilya’dan gelen kumaş balyalarının gümrükte takıldığını öğrendi. Memurlarla yapılan uzun ve nazik pazarlıklar, bir tüccarın sahip olması gereken o ince diplomasiyi gerektiriyordu. Sorunu çözmek için epey dil döktü. Öğle vaktine doğru yakındaki bir sinagoga giderek günün duasını (Minha) eda etti; zira ticaretin karmaşasında Haşem ile olan bağı koparmamak onun en büyük dayanağıydı.

Gün boyu süren koşturmaca, son vapurun düdüğüyle sona erdi. Vapurda otururken, çantasında bir sonraki hafta için aldığı siparişlerin listesi vardı. Haliç’in serin rüzgarı yüzüne vururken, Balat’ın karmaşasına dönmek ona her zaman iyi gelirdi. Evine vardığında, masada onu bekleyen sıcak çorba ve ailesi, günün tüm yorgunluğunu unutturan gerçek bir "şabat" öncesi huzuruydu.

(*) Sefaradların dilinde "koşer" değil "kaşer" denir.


Bir Dostluk Köprüsü

Tatyana, Fener’in o dik ve taşlı yokuşlarından aşağı, ipek eldivenlerini düzelterek indi. Sabahın ilk ışıkları Rum Ortodoks Patrikhanesinin duvarlarına vururken, o cebindeki dua kitabından birkaç mısra okuyordu. Vapurun korkuluklarına tutunurken, Haliç'in iyotlu kokusunu içine çekti. Üsküdar’daki çocukluk arkadaşı Eleni’yi ziyarete gidiyordu; elinde Fener’in meşhur pastanelerinden alınmış taze çörekler vardı.

Üsküdar’a vardığında Eleni’nin evinde bir telaşla karşılaştı; arkadaşının torunu hafif ateşlenmişti. Tatyana, eski toprak olmanın verdiği bilgelikle hemen mutfağa geçti, şifalı otlarla bir çay hazırladı ve bir yandan da Meryem Anaya sağlık için yakardı. Öğleden sonra Valide Sultan Camiinin gölgesinden geçerek sahil yolundaki küçük kiliseye uğrayıp bir mum dikti. Arkadaşlık, bazen bir şehirde iki farklı kıta ve iki farklı inanç arasında sessizce mekik dokumaktı.

Günün sonunda vapurla geri dönerken, Üsküdar sahilinden İstanbul siluetine baktı. Eleni ile dertleşmiş olmanın verdiği hafiflikle, vapurun çaycısından bir çay istedi. Fener İskelesi’ne yanaştığında, vapurdan inen kalabalığın içindeki o tek sesli çokluk, ona kendini hiç yalnız hissettirmiyordu. Evine giden yokuşu tırmanırken, yarın sabah yine aynı denize uyanacak olmanın şükrü içindeydi.


Kırmızı Mektepten Üsküdar Pazarına

Lidya Teyze, Kırmızı Tuğlalı Rum Lisesinin (Megalos Genos Schole) hemen arkasındaki evinden, kolunda örme pazar çantasıyla çıktı. Fırıncıyla Rumca selamlaşıp yoluna devam etti. Vapurun yan tarafındaki banka oturduğunda, Haliç’in üzerinden uçan martılara evden getirdiği bayat ekmekleri attı. Onun için bu vapur yolculuğu, her hafta tekrarlanan kutsal bir ritüel, şehrin diğer ucundaki hayatla kurduğu tek bağdı.

Üsküdar Pazarına vardığında, her zaman alışveriş yaptığı baharatçının dükkanının kapalı olduğunu gördü; bu onun için günün tek sorunuydu. Zira Lidya Teyze’nin yemekleri, ancak o dükkanın safranıyla kıvamını bulurdu. Pazarda başka bir dükkanda derdini yarım yamalak Türkçesi ve bol el işaretiyle anlatmaya çalışırken, aslında bu şehrin ortak dilinin "ihtiyaç" olduğunu bir kez daha anladı. Öğle sıcağında bir ağaç gölgesinde oturup cebindeki inciri yedi ve sessizce duasını etti.

Akşam dönüş yolunda, pazar çantası taze otlar, sebzeler ve o zor bulunan safranla doluydu. Vapur yavaşça Haliç’in içine süzülürken, Lidya Teyze yorgun ellerini dizlerinin üzerine koydu. Hayatın zorluğu, bazen bir baharatın izini sürmekte, bazen de bir tebessümde saklıydı. Fener’e geri döndüğünde, evinin mutfağından yükselecek olan yemek kokusu, onun bu topraklara bıraktığı en büyük mirastı.


Galata’nın Saygın Bankacısı

Mösyö İzak, Büyük Hendek Caddesindeki evinden, ütülü ceketi ve cebindeki köstekli saatiyle bir beyefendi edasıyla çıktı. Neve Şalom Sinagogunun önünden geçerken adımlarını hafifçe yavaşlattı, bir saygı duruşu gibi. Vapurda gazetesini hışırdatarak açtığında, aslında çevresindeki dünyadan kopmuyor, aksine o karmaşayı gözlemliyordu. İstanbul’un bankacısı olmak, hem Avrupa’nın modern yüzünü temsil etmek hem de bu kadim şehrin geleneklerine uyum sağlamaktı.

Karaköy’deki banka binasına girdiğinde, Avrupa piyasalarındaki dalgalanmaların Osmanlı tahvillerini etkilediğini gördü. Müşterilerine sorunu açıklarken kullandığı o kusursuz Fransızca ve İstanbul Türkçesi, onun en büyük zırhıydı. Öğleden sonra kısa bir süre için Galata’daki bir hayır kurumuna uğrayıp ufak bir bağış yaptı. Onun ibadeti, rakamların ötesinde bir yerlerde, ihtiyaç sahiplerine uzanan o gizli elde saklıydı.

Günün stresi, akşam vapurunun güvertesinde içilen bir kahveyle dağıldı. İzak, vapur Karaköy’e geri dönerken, şehrin yedi tepesindeki ışıkları seyretti. Büyük imparatorluğun muhasebesini tutarken kendi ruhunun bakiyesini de her zaman artı tutmaya çalışırdı. Eve döndüğünde, çalışma masasının başına geçip yarının hesaplarını yapmadan önce, ailesiyle huzurlu bir akşam yemeğinin tadını çıkardı.


Merhametin İtalyan Aksanı

Signorina Bianca, Pera’daki İtalyan Hastanesi’nin lojmanından, bembeyaz kolalı yakasını son bir kez düzelterek çıktı. Sabahın serinliğinde Sent Antuan Kilisesi’ne uğrayıp kısa bir mum yaktı ve hastaları için şifa diledi. Vapurda, o hafif İtalyan aksanıyla verdiği "günaydın", güvertedeki sert havayı yumuşatan bir esinti gibiydi. Üsküdar’da durumu ağır olan eski bir levanten hastayı evinde ziyarete gidiyordu.

Ziyaret ettiği evde, hastanın ilaçlara direnç gösterdiğini ve bakımının aksadığını fark etti; günün sorunu, bir canın acısını dindirememekti. Bianca, tüm sabrıyla yaraları temizledi, hastanın ailesine moral verdi. O, bu şehirde dili, dini ne olursa olsun acının her dilde aynı olduğunu bilenlerdendi. Öğleden sonra vapur iskelesine dönerken, yol üstündeki bir çeşmeden su içti ve Tanrı’ya kendisine bu hizmet şansını verdiği için İtalyanca şükretti.

Dönüş vapurunda, Haliç’in suları altın sarısına boyanırken, Bianca elindeki tıp çantasını kucağına aldı. İstanbul’da bir hemşire olmak, bu şehrin gizli yaralarını sarmak demekti. Karaköy’e yanaştığında, yorgunluğu yüzünden okunuyordu ama içindeki huzur her şeyin üzerindeydi. Pera’nın kalabalığına karışırken, arkasında bıraktığı şifa, onun bu şehre attığı en güzel imzaydı.

Yolcular vapurdan iniyor

Saklı Mutabakat

Agop Usta’nın tamir ettiği saat İzak’ın bankadaki mesaisini düzenliyor, Tatyana'nın alacağı nadide kumaşları Bay Mişon Avrupa'dan getiriyor, Hemşire Bianca da Lidya Teyzenin pazarcısını tedavi ediyordu. Vapurun güvertesindeki bu görünmez mutabakat şehrin çarklarını döndürüyordu.

9 Nisan 2026

Eyüp-Üsküdar Vapuru

Dinlerin ve Dillerin Geçit Töreni

M Akif Eyler

Rasyonel bir dünyada büyüdük; aklın her şeyi çözeceğine, dinin bireysel vicdanlara çekilip hayatın merkezinden çıktığına ve kanlı din savaşlarının tozlu tarih kitaplarında kaldığına inandırıldık. Ancak 21. yüzyıl, bu modern kabulün ne kadar kırılgan olduğunu sert bir şekilde yüzümüze vurdu. Gökdelen yıkan uçakların dehşetiyle başlayan bu milenyum, Haçlı zihniyetini ve küllenmiş nefretleri dirilten anlamsız savaşlarla, bitmek bilmeyen kimlik çatışmalarıyla devam ediyor. Dünya, farklı olanı yok etmeye ayarlı bir makineye dönüşürken, "çağdaş krallar" aklını ve insanlık hafızasını yitiriyor.

Halbuki içinde bulunduğumuz bu şehir, yüzyıllar boyunca farklı inançları aynı sokakta, aynı rüzgârda barındırmıştı. O eski, dingin ve çok renkli İstanbul’u hatırlamak için küçük bir zaman yolculuğuna çıkalım, 20. yüzyılın başlarına, büyük savaşlar öncesine dönelim. Sabahın ilk ışıklarıyla Eyüp İskelesinden kalkan bir vapura bindiğimizi hayal edelim...

Fotoğraf:  Wikipedia

Aynı Vapurun Yolcuları

Birlikte yaşama sanatını tek karede görmek için, Eyüp'ten Üsküdar’a süzülen bu emektar vapura bakmak yeterlidir.Vapur henüz iskeleden ayrılırken, arkada Eyüp Sultanın manevi huzuru ve sabah ezanının yankısı kalır. Güverteye adım atan ilk yolcular; ellerinde tespihleri, dillerinde sabah dualarıyla vapurun ahşap sıralarına yerleşen Müslümanlar, ama vapur sadece onlara ait değildir. 

Biraz sonra vapura binecek olanlar, son yıllarını yaşayan bir imparatorluğun küçük bir modelini bize gösterecek. Fesli, modern bir memurun yanında, siyah giyimli bir papazın ya da geleneksel kıyafetiyle bir hanımın oturduğunu görmek kimseyi şaşırtmaz. Ara duraklara yanaştıkça, bu mozaiğe her iskeleden yeni parçalar eklenir. Hasköy'den kıymetli çantasıyla binen saatçi Agop Usta, Balat’ın dar sokaklarından telaşla çıkıp gelen tüccar Bay Mişon, Fener’de ipek eldivenleriyle korkuluklara tutunan Tatyana Tantig... 

Kırmızı tuğlalı Rum Lisesinin gölgesinden gelen Lidya Teyze, elindeki pazar çantasıyla vapurun yan tarafına oturur. İtalyan Hastanesinde hemşire, bembeyaz kolalı yakasıyla Signorina Bianca, hafif aksanıyla 'günaydın' der. Hemen ardından bankacı Mösyö İzak, okuduğu gazeteyi hışırdatarak selam verir. 

Bu insanların aynı gemide duruşu bir rastlantı değil, hayatın doğal akışındaki o muazzam iş birliğinin sonucuydu; zira Agop Usta’nın tamir ettiği saat İzak’ın bankadaki mesaisini düzenliyor, Tatyana'nın alacağı nadide kumaşları Bay Mişon Avrupa'dan getiriyor, Hemşire Bianca da Lidya Teyzenin pazarcısını tedavi ediyordu. Vapurun güvertesindeki bu görünmez mutabakat şehrin çarklarını döndürüyordu.

Haliç’in o daracık suyolu, sanki bütün bir medeniyetin ana damarıdır:

* Bir yanda sinagogdan çıkan yaşlı bir tüccarın huzuru,
* Diğer yanda çan sesleriyle güne başlayan bir saatçinin neşesi,
* Ve hepsinin ortasında, gün boyunca göğe yükselen ezan sesleri.

Galata'nın ilk durağı olan Kasımpaşa'da yolcuların bir kısmı iner, yerine başkaları biner. Vapur Karaköy’e, Galata Kulesinin gölgesine vardığında, Ermeni esnaf ve Galata’nın renkli kalabalığı güverteyi iyice şenlendirir. Son durak olan Üsküdar’a, Kız Kulesinin selamıyla yanaşırken, yolcuların kimliği sadece "İstanbullu"dur. Aziz Mahmud Hüdayi’nin semtine ayak basan bu muhtelif insanlar; farklı mahallelerden ve farklı mabetlerden gelmiş olsa da, bir vapurla aynı yere gitmenin gizli huzurunu taşır. 

Geçmişin Sessiz Bilgeliği

Vapurdan inen kalabalık, farklı dillerde vedalaşarak dağılır. Rumca ve Ermenice kadar, Arapça ve Kürtçe de duymak muhtemeldir. Birisi Arapça dua mırıldanırken, diğer yanda Kürtçe bir atasözü veya Rumca bir şarkı yankılanır. Bugünün dünyasında bir ütopya gibi görünen bu tablo, bizim köklerimizde doğal sayılan derin bir hakikattir: 

Birlikte yaşamak, farklılıkları bir savaş sebebi değil, aynı vapurun zenginliği olarak görebilmektir. Belki de 21. yüzyılın o karmaşık labirentinden çıkış yolu, 120 yıl önce o vapurdan inen insanların birbirine davranışında gizlidir.
Gördüğümüz bu manzara bitmiş bir masalın son sayfaları değil, farklı inançların birbirini yok etmeden de büyük bir bütün oluşturabileceğinin somut kanıtıydı; çünkü onlar için bir arada yaşamak bir tercih değil, fırtınalı denizde devlet gemisini yürütmenin tek yoluydu. Çoğunluğun yönetimi azınlığın inançlarını aşağılamıyor, onlara adaletle davranıyordu. O zaman mümkün olduysa, şimdi de olabilir.


Tarihsel Notlar

Yerleşim Bölgeleri

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde İstanbul, farklı inanç ve kültürlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir yerleşim yapısına sahipti. Bu dönemde gayrimüslim azınlık, hem şehrin ticari kalbinde hem de Boğaziçi ve Haliç kıyılarında herbiri kendine özgü mahalleler kurmuştu.

Rumlar İstanbul’un en köklü topluluğu olarak şehrin pek çok noktasına yayılmıştı: Fener, Beyoğlu (Pera), Boğaziçi Köyleri (Arnavutköy, Tarabya, Çengelköy, Kuzguncuk), Kadıköy ve Adalar.

Ermeni toplumu, zanaat ve ticaretin yanı sıra devlet kademelerindeki  görevleri nedeniyle şehrin stratejik noktalarındaydı: Kumkapı, Samatya, Üsküdar (Selamsız), Kurtuluş (Tatavla).

Yahudiler ise, Osmanlı’ya geldikleri dönemden itibaren belirli ticaret merkezleri üzerinde yerleşmişlerdi: Balat, Hasköy, Galata, Kuzguncuk.

Bu mahalleler birbirinden katı duvarlarla ayrılmamıştı. Özellikle Pera ve Kuzguncuk gibi bölgelerde, bu üç azınlık ile Levantenler ve Müslüman çoğunluk ilginç bir kozmopolit yapı içerisinde birlikte, barış içinde yaşıyordu. 

Haliç Vapurunun Yolcuları

Bu yazıyı hazırlarken yardım aldığım yazılıma, altı yolcu için günün nasıl devam ettiğini sordum, güzel bir cevap verdi, temsili resim ve linki aşağıda:
Vapurdaki yolcuları Yapay Zeka Gemini böyle çizdi
https://gozlemler.blogspot.com/2026/04/yolcular.html

Vapurun Son Durumu

19. yüzyılda Haliç'te yoğunlaşan yolcu taşımacılığını modernleştirmek, sandallar yerine buharlı gemilerle seri taşıma yapmak için 1855 yılında kurulan Haliç-i Dersaadet Şirket-i Hayriyesi (Haliç Vapurları Şirketi) imtiyaz usulüyle çalışmış. 1941 yılına kadar faaliyet göstermiş, sonra Şehir Hatları işletmesine devredilmiş. Eyüp-Üsküdar Vapuru, 1980'lerde çalışmıyordu. 2000'lerin başında Haliç temizlendikten sonra bu ilginç hizmet yeniden başlatıldı.

Eyüp-Üsküdar Vapuru 2025

2005 yılında ters yönde Üsküdar'dan Eyüp'e gitmiş ve çok etkilenmiştim, şurada anlattım:
https://eyler.blogspot.com/2005/06/hali-golden-horn.html
Geçen 20 yıl içinde en az 20 kere bu hizmeti kullandım, vapurdaki karakterleri yol boyunca kurgulamış olabilirim.

Hâlen her saat karşılıklı bir vapur kalkıyor

31 Mart 2026

Safâ, Vedâ, Rahmet

Üç Tepede Üç Hutbe

M Akif Eyler

Peygamber Efendimizin tebliğ yolculuğunu üç meşhur hutbe üzerinden okuduğumuzda, ortaya çıkan o sarsılmaz metaneti açıkça görüyoruz. İlk ayetler içe dönüktü, “Oku” diyordu, “Gece kalk” diyordu, “Sen yüce bir ahlak üzeresin” diyordu. Ama sonraki ayet farklı bir tonda çınladı: “Kalk ve Uyar!

Kalk ve Uyar!” Kaynak

Emir zordu, Abdullah'ın yetimi, Abdulmuttalib'in torunu bu kimsesiz genç adam kimi nasıl uyaracaktı? Çağrı Kâbe’nin yanında Safa Tepesinde başladı. Kendi akrabalarına seslenirken, “Şu dağın ardında düşman var desem inanır mısınız?” diye soran bir dürüstlükle yola çıkmıştı. İnsanları topladı ve onlara bir tehlikeyi haber verir gibi seslendi; fakat anlattığı şey bir macera değildi. Dinleyenlerin iyi bildiği, lakin semtine uğramadığı gerçekleri anlatıyordu: hesap günü, sorumluluk, hakikate çağrı... “İyilik yap, iyilik bul” diyordu. Yani sözün yönü daha en baştan belliydi: kendine değil, ötelere işaret eden farklı bir dil kullanıyordu. Amcalarından gördüğü hakaret ise, 23 yıl sürecek bir sabır imtihanının başlangıcıydı.

Yıllar sonra, defalarca ölümün kıyısından geçip, suikast timlerini ve çölün kavurucu belirsizliğini geride bırakarak, meşekkatli bir yoldan Medine’ye vardı. Ve o şehre girerken insanlar onu Tala'al-badru 'alayna ile, “Vedâ tepelerinden doğan dolunay” sözleriyle karşıladı. O tepelerin adı vedayı çağrıştırsa da aslında bir başlangıcın eşiğiydi. Böyle bir yolculuktan çıkan bir insanın ilk sözlerinin kendi hikâyesi olması beklenirdi; ama o, kendisini ilk defa görenlere yine Ahireti hatırlattı: “İyilik yapın, iyilik bulun.” Medineliler, bir "hayatta kalma hikayesi" bekliyordu. Ama o, arkasında bıraktığı mağarayı, yolda peşine düşen atlıları veya Mekke’deki zulmü sözlerine bulaştırmadı. Sadece iyilikten, selamı yaymaktan ve ahiretten bahsetti. Safa’da ne dediyse, Veda tepelerinde de o tonda konuştu; güncel heyecanlarını ve kişisel travmalarını davasının berraklığına asla gölge etmedi.

Bu muazzam tutarlılık, on yıl sonra yaptığı veda haccında, yüz bini aşkın insana Arafat’taki Rahmet tepesinden seslenirken kemale erdi. İlk tepe olan Safa’da akrabalarına fısıldadığı hakikat neyse, son tepe olan Rahmet’te insanlığa haykırdığı emanet de aynıydı. Safa’da bir yetim olarak başladığı o yalnız yürüyüşü, Rahmet tepesinde bir fatih ve önder olarak bitirirken bile üslubundaki o ihlâslı sadelik değişmedi. Ne başlangıçtaki hüzün ne de sondaki büyük zafer, onun dilindeki dengeyi bozamadı. Şahsi duygularını aradan çekip sadece Hakkı konuşturan bu sarsılmaz iradeye, salât ve selâm ona...

İşte bu yüzden, onun sözlerinde anlık duyguların, güncel heyecanların izini değil, derin ve değişmeyen bir kaynağın yansımasını görürüz. En kritik anlarda bile kendi yaşadıklarını merkeze almayan, güncel heyecanları değil değişmez hakikatleri anlatan bir dil... Mekânlar farklıydı: Safâ tepesinde ilk çağrı, Vedâ tepelerinin eteği, Rahmet tepesinin zirvesi... Ama söz hep aynı istikameti gösteriyordu. Tepeler değişir, yıllar geçtikçe kalabalıklar artar, ama hakikate işaret eden o istikamet sabit kalır. 

Sırf bu yüzden, “salât ve selâm ona” yalnızca bir hürmet sözü değil; bu değişmeyen istikameti fark etmenin bir ifadesidir.


28 Mart 2026

Şevket ağabeyi ziyaret

Sezgin Özaytekin

Merkezefendi’de, Topkapı’nın kuytu bir köşesinde, yağmur ince ince yağıyordu. Hüzünlü değil, tuhaf bir şekilde aydınlık bir yağmurdu bu; sanki nurlu günlerin kapısını aralayan sessiz bir müjde gibi.

Havada yanık bir ney sesi vardı. Belki de sadece benim içimde çalıyordu, bilemiyorum. Ama o kadar gerçekti ki, damlaların ritmine karışıyor, Topkapı’nın eski taşlarını usulca titretiyordu.

Türbenin avlusunda birkaç kişi Fatiha okuyordu. Yanlarındaki balıklı havuza bakarak dua ediyorlardı. Suyun yüzeyinde yağmur damlaları küçük halkalar çiziyor, sonra kayboluyordu. Her şey bir an doğuyor, bir an sonra siliniyordu.

Uzun bir aradan sonra Şevket Ağabey’i ziyarete gelmiştim. Aramızdan ayrılalı altı yıl olmuştu, sanki göz açıp kapayınca kadar. Gönlümde karşılaşabileceğim  bir sitem korkusuyla yaklaşmıştım kabrine. “Neredesin evladım, bu kadar zaman niye gelmedin?” diyecek diye içimde bir ses kıpırdanıyordu.

Evvel giden ahbâba selâm olsun

Ama yanına vardığımda, mezarının üzerinde açmış olan narin, canlı renkli çiçekler bana sessizce gülümsedi. Sanki “Hoş geldin” der gibi. O anda etrafımda, çok eski bir yerden gelen bir mısra çınladı:

“Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;
 Evvel giden ahbâba selâm olsun...”

Sohbetinden istifade ettiğimiz yarım asır, bir lahza gibi eriyip gitti gözümün önünde. Zaman denen şey, aslında çok da kalın bir perde değilmiş meğer. Bir Anadolu türküsünde söylendiği gibi: “Ölüm Allah’ın emri, ah şu ayrılık olmasaydı.”

Yağmur hâlâ yağıyordu. Ney sesi hâlâ içimde yanıyordu.

Son söz olarak sadece şu kaldı aklımda, usulca:

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”

El-fani Sezgin
28.03.2026

Evvel gidene selam (2019)


19 Mart 2026

Elvedâ ey mâh-ı rûze

M Akif Eyler

Elvedâ ey mâh-ı rûze, merhabâ ey rûz-ı ‘iyd
Üsküdarlı Aşkî (ö. 1576)

mâh: ay      rûze: oruç
rûz: gün    
iyd: bayram

Gidenin ardından söylenen her "elvedâ", aslında gelmekte olana açılan bir kapıdır. Ecdadın o ağdalı diliyle "Elvedâ ey mâh-ı rûze" derken hissedilen hüzün, hemen ardından gelen "Merhabâ ey rûz-ı ‘iyd" selamıyla birleşir. Bu geçiş, bedenin çetin bir disiplinden, bir sabır yolculuğundan geçip ruhların mükafatla kucaklaşmasıdır.

Tarih tıpkı bir Ramazan ayı gibi, toplumların nefislerini ve dirençlerini sınayan uzun, karanlık ve açlık dolu dönemlerle doludur. Bağdat’ın kütüphanelerinin küle döndüğü o günlerde ya da Kudüs’ün sokaklarında yankılanan kederli sessizlikte, ufuklarda bir sabah görünmüyordu, her yer karanlıktı. Ancak tarih, bize "elvedâ" denilen her yıkımın ardında saklı olan o gizli "merhabâyı" öğretmiştir.

İstanbul’un işgal yıllarında, şehrin üzerine çöken o ağır sis, bitmek bilmeyen bir oruç gibi halkın metanetini sınamıştı. Camilerin mahyalarında sönen ışıklar, bir devrin elvedâsı gibi görünse de; o karanlığın kalbinde büyük bir kurtuluş bayramının hazırlığı yapılıyordu. Şehirler yıkılır, kütüphaneler yanar, sütunlar devrilir; fakat o estetik ruh ve yeniden başlama iradesi baki kalır. Ayasofya’nın defalarca onarılan kubbeleri gibi, biz de her yıkımda bir taş daha koyarak "buradayız" demeyi bildik.

Şimdi bir Ramazan ayını daha uğurlarken, heybemizde sadece açlığın değil, sabrın ve bir arada durmanın verdiği o tecrübe var. Zorlukların içinden süzülüp gelen bu zarif duruş, bize en karanlık gecenin bir sabahı, en çetin kışın bile bir baharı olduğunu hatırlatıyor, "Arınan kurtuldu" diyor:

87:14 Felâha erdi arınmış olan
Rabbinin adını anıp namaz kılan


Merhabâ ey rûz-ı iyd! 

Şimdi o beklenen bayramlaşma vaktidir. Sabrın ve sükûnetin imbiğinden süzülen gönüller için bayram, bir kutlama olduğu kadar, yeniden doğuş müjdesidir. Kapımızı çalan bu mübarek sabah, yorgun dimağlara şifa, sarsılmış gönüllere huzur ve her şeye rağmen ayakta kalan insanlığa taze bir nefes getirsin. Biriktirdiğimiz o sabır dolu bekleyiş, şimdi bayramın neşesiyle taçlanıyor.

Bu bayram, akılların ve gönüllerin buluştuğu bir kavuşma vaktidir. Zorlu bir yoldan geçen irade, bugün bayramın aydınlığında kendine yeni bir istikamet bulur. Küllerinden doğan şehirler gibi, biz de içimizdeki umudu bu sabah yeniden yeşertelim. Çünkü bayram, her bitişin içinde saklı olan güçlü başlangıcı hatırlatır.

Şimdi hüzne ve karanlık bekleyişlere vakur bir “elvedâ” derken; barışın, esenliğin ve sönmeyen ümidin sabahına içten bir “merhabâ” diyelim. Bu mübarek günlerin iklimi, yarınlara dair kurduğumuz güzel hayallerin mayası olsun. Gönüller bir, dualar ortak, bayramımız mübarek olsun.

Adı güzel, sözü güzel, işi güzel eski bir dosttan gelen bayram tebriği