12 Mart 2026

İtikâf: Zarif Bir Sünnet

Aklın ve Kalbin Tefekkür İklimi

Sezgin Özaytekin

İtikâf, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Ramazan’ın son on gününde devamlı kıldığı, son derece zarif ve incelikli bir ibadettir. Dünya telaşından, beşerî meşguliyetlerden kendini alıkoyup mescidde —veya kadınlar için evde— ibadet niyetiyle bir süre kalmak; nefsi dış âlemin gürültüsünden arındırıp yalnızca Allah’a yöneltmektir. Bu ibadet, salt bir bekleyiş değil; salât, zikir ve derin tefekkür ile dolu bir manevi inzivâdır.

İtikâfın en kıymetli meyvelerinden biri, aklın ve kalbin birlikte işlediği şu üç derin ameliyedir:

•  Tefekkür: Kâinatı, yaratılmışları ve nimetleri akıl gözüyle inceleyip ibret almak; Allah’ın kudret, hikmet ve rahmet âyetlerini düşünerek O’nu tanımaya çalışmaktır. Bu, zihnin en yüksek faaliyeti olup, insanı “neden” ve “nasıl” sorularıyla Yaratan’a yaklaştırır.

•  Tezekkür: Tefekkürle elde edilen mânaları kalpte derinleştirip sürekli hatırlamak, zikretmek; unuttuklarımızı yeniden bulmak, nimetleri ve ahdi tazelemektir. Tefekkür aklın meyvesiyse, tezekkür kalbin uyanışıdır — bir şeyi görüp “Bu ne büyük nimet!” diye içten içe Rabbi anmaktır.

•  Tedebbür: İşlerin sonucunu baştan hesaplamak, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini derinlemesine düşünüp anlamak; hükmün gereğini idrak edip tedbir almak, amelî bir derinlik kazanmaktır. Bu, tefekkürün fiile dönüşmüş hâlidir; düşüncenin davranışa, ibretin amele intikâlidir.

İtikâf, işte bu üçünün en güzel buluştuğu zemindir: Namazla beden, zikirle dil, tefekkür-tezekkür-tedebbür ile akıl ve kalp birlikte Rabbe yönelir. Dışarıdaki kesret (çokluk) perdelenir, içteki vahdet (birlik) zuhur eder. Peygamberimizin (s.a.v.) Hira’da vahiy öncesi yaptığı gibi, itikâf da insanı kendiyle ve Yaratıcısıyla baş başa bırakır; kalbi cilâlar, ruhu inceltir.


Kitap ve Sünnet

Bakara Suresi 125. ayette şöyle buyrulur:

“İbrâhim ve İsmâil’e: Evimi (Kâbe’yi) tavaf edenler, itikâfta bulunanlar (âkifîn), rükû ve secde edenler için tertemiz tutun diye emrettik.” 

Bu ayet, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail döneminden itibaren Kâbe’de itikâf uygulamasının olduğunu gösterir. Yani “İbrahimî din” (Haniflik) geleneğinde benzer bir inziva/ibadet hali vardı.

Ramazan’ın son on gününde itikâf yapmak, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) uygulaması gereği sünnet-i müekkede (kuvvetli sünnet) hükmündedir. Bu ibadetin en ideal ve tam şekli 10 gün boyunca (yani Ramazan’ın 21. gecesinden son günün akşamına kadar) camide kalmaktır.

Sünnet böyle olmakla birlikte, itikâf Ramazanın son on günüyle sınırlı değil, başka zamanlarda da olur. On günü doldurmak da şart değil, çok daha kısa olabilir. Bir kimse camiye girerken “namaz süresince itikâfa” niyet ederse, camiden çıkarken itikâf yapmış olarak çıkar.

Bu zarif sünneti ihyâ etmek, modern dünyanın hız ve gürültüsünde kaybolan kalplere bir sığınak, bir nefes alma fırsatı sunar. İtikâf, ibadetin en latif hâllerinden biridir; zira orada insan, nefsini hapsetmez — asıl hapsettiği, kalbinin Rabbine açılan kapılarını özgür bırakır.

Hüve’l-Bâkî,
el-fânî Sezgin 


Meşhur bir âlim şu benzetmeyi yapmış:

İtikâfa giren kimse ihtiyacından dolayı büyük bir zâtın kapısında oturup “Hâcetimi yerine getirmedikçe buradan ayrılıp gitmem” diye yalvaran bir kimseye benzer. O da Allah Teâlâ’nın bir mâbedine sokulmuş, “Beni bağışlayıp mağfiret etmedikçe buradan ayrılıp gitmem” demektedir.
https://mirasimiz.org.tr/ar/itikaf



EN BÜYÜK SENSİN RABBİM

Bâzen bir şey yaparsın, sana pek hünerli görünmez
Lâkin seni seven biri över, sözüyle büyütür, sönmez
O dem dön Rabbine, aç ellerini huzurunda
De ki: Yâ Rab, en büyük Sensin, gönlüm bunu inkâr etmez.

Göğsümü tekmeleyen kibir kabarınca içimde
Kalbim gümbür gümbür çarpar gizli gurur izimde
Sana sığındım yâ Rab, o şeytanın vesvesesinden
Kul Senindir nihâyet, büyüklük yalnız Senin elinde.

el-fânî Sezgin  

el-Vâhid: Çokluğun Ardındaki Bir

 Dr Sezgin Özaytekin

el-Vâhid -- Bir

el-Vâhid ismi şerîfi, Allah Teâlâ’nın en derin ve en kuşatıcı esmâsından biridir. Zâtında, sıfatlarında, fiillerinde ve isimlerinde asla ortağı, benzeri ve dengi bulunmayan; eşi ve benzeri olmaksızın mutlak Tek olan, bölünmez ve parçalanmaz olan yegâne Vâhid’dir.

“Her sayı bir’den başlar” derler. Çünkü bir, çokluğun kapısıdır. Sayıların tümü bir’in tekrarları ve türevleri üzerine kuruludur. Fakat o bir, kendi içinde çokluk taşımaz; o saf vahdettir.

Kâinata baktığımızda da benzer bir düzen görürüz. Sayısız varlık, sayısız şekil, sayısız renk ve çeşitlilik… Fakat bütün bu çokluk, aslında tek bir kudretin eseridir. Her şey bir düzen içinde birbirine bağlıdır ve hepsi aynı iradenin tasarrufunu gösterir.

Bir tohumun içinden dallanıp budaklanan büyük bir ağaç çıkar. Tek bir ışık huzmesi kırıldığında renk renk bir gökkuşağına dönüşür. Bir damla su, nehirlerin ve denizlerin hayat kaynağı olur. İnsanın kalbinde doğan tek bir fikir, zamanla nice düşünceye, esere ve medeniyete dönüşebilir.

Bu örneklerin hepsi bize aynı hakikati hatırlatır: Görünürdeki çokluk, aslında birliğin farklı tecellileridir. Çeşitlilik arttıkça, arkasındaki tek kudret daha da belirgin hâle gelir.

Fakat bu çokluk ebedî değildir. Zamanla her şey değişir, dönüşür ve fâni olduğunu gösterir. İnsan da, kâinat da, içindeki bütün varlıklar da sonunda yokluk perdesine yaklaşır. Kur’ân’ın ifadesiyle:

kullu men 'aleyhâ fân

55:26-27 “Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin vechi bâkî kalacaktır.”

İşte burada el-Vâhid isminin derinliği daha açık şekilde anlaşılır. Bütün bu muazzam çokluk, aslında O’nun birliğinin tecellileridir. Çokluk vahdetin gölgesidir; ayrılık birliğin farklı görünüşlerinden ibarettir.

İnsan bu hakikati fark ettikçe kalbindeki dağınıklık azalır. Dikkatini parçalayan sayısız bağdan kurtulup tek bir hakikate yönelir. Tevhidin özü de budur: Kalbin yalnızca Allah’a yönelmesi.

“Lâ ilâhe illallah” sözü işte bu yüzden bütün çokluğu silen bir ikrar gibidir. İnsan bu kelimeyle kalbini toparlar ve varlığın hakiki merkezini yeniden hatırlar.

el-Vâhid Celle Celâlühû: Her şey O’ndan gelir ve sonunda yine O’na döner. Çokluk O’nun lütfudur; vahdet ise nihai hakikattir.

Hüvel Bâkî,
el-fânî Sezgin 


10 Mart 2026

Yarın Allah’ın Huzurunda

M Akif Eyler

İlk devir âlimlerinden Sufyan es-Sevrî (715-778) yanında şu cümle yazılı olan bir kağıt taşırmış: itteqillâh yâ sufyân!!

Ey Sufyân! Allah’tan kork.
Bil ki yarın Allah’ın huzurunda duracaksın.”

Hatırlamak için zaman zaman o kâğıda bakarmış. Başkalarına söylenmiş bir nasihat değil, kendine yazılmış bir hatırlatma. İnsanın yönünü düzeltecek kadar güçlü, kısacık bir cümle:
“Bil ki yarın Allah’ın huzurunda duracaksın.”



Bu Cümlenin Hatırlattığı Ayet

vetteqû yevmen turce’ûne fîhi ilallâh
“Allah’a döndürüleceğiniz günden sakının.”

(Bakara 2:281)

İnsanın hayatına ayar veren bir ayet: 
“Allah’a döndürüleceğiniz günden sakının.”

İslam kültüründe bu düşünce şiirlerde ve levhalarda  sık sık karşımıza çıkar. Mesela Sultan Süleyman'ın karıncaların imhası konusunda istediği fetva... Davud oğlu Süleyman'ın karınca ile konuşması Neml suresinde anlatılır. Burada Peygamber Süleyman değil Sultan Süleyman söz konusu. Aynı zamanda şair olan padişah, bir beyit yazarak fetva sorar:
Zarar var mı karıncayı kırınca?

Cevap ölçüsü ve kafiyesi uygun, şiir diliyle gelir:

- Yarın mahşer divanına varınca,
Alır hakkın Süleyman'dan karınca

Dünyada ne kadar güçlü olursa olsun, mahşerde en küçük haksızlığın bile sorgusu var, ödeşmesi var. Hiç kimse dünyada iken yaptığı ibadetlere, infaklara güvenmesin; ödeşme sonunda sevaplarını hak sahiplerine dağıtınca iflas etmiş olabilir!

Herkesin böyle hatırlatmalara ihtiyacı var. Bu nedenle Kuran-ı Kerim tekrar tekrar okunuyor. Çünkü insan unutur. Hatırlamak ise bir niyetle başlar.

 
Kuzenim Ubeydullah Özsoy'a teşekkürler...

Benim İçin Kadir Gecesi

Dr Sezgin Özaytekin

İstanbul’da bazı geceler vardır; insanın çocukluğuna dönmek için özellikle bir şey yapmasına gerek kalmaz. Bir apartman merdiveninden gelen yemek kokusu, bir mutfakta kaynayan çayın sesi ya da uzak bir pencereden sızan sufi neyinin o ince, biraz hüzünlü ezgisi… Bunların hepsi bir anda geçmişi çağırır.

Benim için Ramazan böyle bir şeydi.

Çocukken Ramazan, neredeyse bir şölendi. Bugün geriye dönüp baktığımda o günlerin biraz gerçek, biraz rüya gibi olduğunu fark ediyorum. Ama o rüyanın içinde en çok hatırladığım şey sofralardı.

Bizim apartman, küçük bir dünya gibiydi. İçinde Karadenizliler vardı, Güneydoğulular vardı, Balkan göçmenleri vardı, hatta birkaç Egeliydi. Ve Ramazan geldiğinde herkes kendi mutfağını da beraberinde getirirdi.

Akşam ezanına yakın saatlerde kapılar çalınmaya başlardı.

Komşular ellerinde tabaklarla gelirdi. Bir tepsi dolması, bir tabak börek, bir tencere çorba… Her biri başka bir yerin kokusunu taşırdı. Karadenizli komşumuz mısır ekmeği ve hamsili bir şey getirirdi. Güneydoğulu komşular baharat kokan yemekler getirirdi. Balkan muhacirleri farklı börekler getirirdi.

Ege’den gelen yemekler o yıllarda İstanbul’da pek bilinmezdi ama arada biri zeytinyağlı bir şey getirirdi ve biz onun tadına şaşırarak bakardık.

Çocuk olduğumuz için sofranın en güzel tarafları genelde bize ayrılırdı. Tabaklar dolaşırdı, tatlılar ortaya konurdu.

Tatlı çok olurdu. Ama güllaç ayrı bir yerde dururdu. İnce yapraklarının arasından süt kokusu yükselirdi ve o tatlı sanki Ramazan’ın kendisiymiş gibi gelirdi bana.

Ve çay.

Demli çaya o sofralarda alıştım ben. Önce bir bardak içtim. Sonra bir tane daha. Sonra fark etmeden çayın tiryakisi oldum. O günlerde çay sadece bir içecek değildi; sanki Ramazan gecelerinin ritmiydi.

İftar biterdi ama gece bitmezdi.

Bazen insanlar birbirlerine sahura giderdi. Bu bana hâlâ tuhaf gelir. Gece yarısından sonra bir komşunun kapısını çalmak, sofrayı yeniden kurmak… Kadınlar mutfakta konuşur, erkekler salonda çay içerdi.

Biz çocuklar ise kısa süre sonra ortalığı bir oyun alanına çevirirdik.

Teravih namazı ayrı bir şenlikti.

Bazen camiye giderdik. Bazen evde kılınırdı. Evde kılınan teravihlerde kadınlar bir tarafta saf tutar, biz çocuklar arkada ciddi görünmeye çalışır ama çoğu zaman birbirimizi dürter, gülmemek için dudaklarımızı ısırırdık.

Ama Kadir geceleri bambaşka olurdu.

Hattat: Mehmed Özçay
leyletul-kadri ḣayrun min elfi şehr
97:3 Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır

O gece apartmanda bir ağırlık olurdu. Ama bu ağır bir hüzün değildi; daha çok derin bir ciddiyet gibi bir şeydi.

Evlerde Kur’an okunurdu. Mevlidler okunurdu. Hatimler tamamlanırdı. Dualar uzardı.

Ve komşu kadınların hikâyeleri…

Onlar yarı masal, yarı gerçekti. Meleklerden bahsederlerdi. O gece göğün açıldığından bahsederlerdi. Duaların geri çevrilmediğini anlatırlardı.

Ben de onları dinlerdim.

Çocukken insan her şeye inanabiliyor.

Ben Ramazan’ı ve Kadir gecelerini böyle yaşarken bir gün babamın şoförü Emrullah ağabey bütün ezberimi bozdu.

Emrullah ağabeyin Türkçesi biraz kırık döküktü. Kelimeler ağzından sanki biraz eğilerek çıkardı.

Bir gün arabada giderken ona sordum:

“Sen nerelisin?”

“Yunanistan’dan geldim,” dedi.

Şaşırmıştım. “Niye geldin?” diye sordum.

Bir süre sustu. Sonra anlatmaya başladı.

Başından çok kötü bir olay geçmiş. Bir gün eve erken gelmiş. Karısının ihanetiyle karşılaşmış. O anda aklını kaybetmiş. Masanın üzerindeki bıçağı almış.

Sonrası… İki insanın ölümü.
Uzun bir hapis hayatı.

Cezaevinde şartlar kötüymüş. Ama bir gece koğuştaki bir mahkûm ona şöyle demiş:
“Yarın Kadir gecesi. Dua edelim.”

Emrullah ağabey o kısmı anlatırken sesi yavaşladı.

“Birden içimde umut doğdu,” dedi.
“Aslında hiç mantıklı değildi ama doğdu.”

O gece dua etmişler.

Sonra arkadaşına sormuş:
“Acaba kabul olur mu?”

Arkadaşı da belki onu oyalamak için şöyle demiş:
“Seher vakti göğe bak. Melekler iner. Belki bir işaret görürsün.”

Emrullah ağabey ranzaya çıkmış. Koğuşun küçük penceresine başını dayamış. Demir parmaklıkların arasından gökyüzüne bakmış. Uyku göz kapaklarına çökmeye başlamış. Ama bakmaya devam etmiş.

Tam umutları tükenirken bir şey olmuş.
“Gökyüzü yarıldı,” dedi.

Bir süre sustu.
“Gerçekten yarıldı.”

Sonra o yarıktan aşağı doğru ışık akmaya başlamış. Sanki gökten bir şelale akıyormuş gibi.

Işık bütün koğuşu doldurmuş.
“Beni de sardı,” dedi.
Sonrasını hatırlamıyormuş.

Sabah gardiyanın sesiyle uyanmış. Kalbinde garip bir umut varmış.

Bir ay sonra af çıkmış.
Ve hapisten çıkmış.

Arabada bir süre sessizlik oldu.
Ben camdan dışarı baktım. İstanbul’un sokakları akıyordu.

Tenezzelul-melâiketu ver-rûhu fîhâ
97:4 O gece melekler ve Cebrail inerler

O gün anladım ki Kadir gecesi benim çocukluğumda anlatıldığı gibi sadece meleklerin indiği bir gece değildi.

Evet, insanlar onu yüzyıllardır kutluyordu.
Evet, Kur’an o geceyi yüceltmişti.
Evet, Kur’an’ın kalplere nüfuz etmeye başladığı andı.
Ama benim zihnimde Kadir gecesi başka bir şeye dönüştü.

Bazen gece İstanbul’da yürürken uzak bir pencereden ney sesi gelir. Uzun, ince ve biraz hüzünlü bir ses.

O zaman çocukluğumdaki apartmanı hatırlarım. Komşuların kapı çalmasını. Ellerinde getirdikleri yemekleri. Farklı şehirlerin kokularının aynı sofrada buluşmasını.

Ve Emrullah ağabeyin anlattığı sahneyi düşünürüm.

Gökyüzünün yarıldığını.

Ve o yarıktan dünyaya doğru, bir nur ırmağı gibi akan ışığı.

el-fânî Sezgin Özaytekin
10.03.2026  Kadıköy



4 Mart 2026

Veciz bir zikir planı

Bağdat Caddesi üstündeki camimizin imamı Dr Hüseyin Saraç Hocamız veciz bir zikir planı öğretti. ChatGPT yardımıyla yazıya döktüm.

Ramazan geldiğinde ilginç bir şey oluyor: Nice insan namaza başlamamış olsa da, oruca karşı içinde bir sıcaklık hissediyor. Sahura kalkmak istiyor, iftar vaktinde kalbi yumuşuyor. Sanki kalpler, “Dünyaya dalıp beni unutma” diye haber gönderiyor.

Ramazan içinde, önümüzde pek çok kapılar var. Namaz ve oruç kapılarından giremiyorsak, elimiz açık olsun infak kapısından girelim, dilimiz açık olsun zikir kapısından girelim. Zikir, kalbin nefesidir. Az ama devamlı olursa insanı en zor zamanlarında ayağa kaldırır.

Ramazan için kısacık ama çok derin zikir tavsiyesi:

1. lâ ilâhe illallâh -- Tevhid kelimesi (birleme)

Hayatın dağınıklığını tek merkeze toplama cümlesi, her namazdan sonra 33 kere söylenir. Bu cümle şunu öğretir: Hayatın yükünü taşıyan sen değilsin.


2. estağfirullâh -- İstiğfâr (bağışlanma isteği)

Günde en az 100 kere söylenir. Sadece günahlar için değil; ertelediğimiz hayırlar için, yapamadığımız güzellikler için, düzelmeyen iç sıkıntılarımız için. Unutmayın ki, günahtan korunmuş peygamberler bile istiğfar ederdi. Kusursuzluk iddiasında olanlar bağışlanma ihtiyacı duymaz.

3. inniy kuntu minez-zâlimiyn (21:87)
“Gerçekten ben nefsime zulmedenlerden oldum”

Bu dua, balığın karnında karanlıklar içinde pişmanlıkla yakaran Hz Yunus’a aittir. Karanlık üç katman: gece, deniz, balık. Bizim karanlığımız bazen ekran, bazen trafik, bazen işyeri. Çıkış kapısı aynı: tevbe ve istiğfâr.

4. hasbunallâhu veni‘mel-vekîl (3:173)
“Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir”

Bu söz, ateşe atılırken Rabbine mutlak güvenen İbrahim’in teslimiyetidir. Uhud'da kat kat üstün bir orduya karşı duran müslümanların kararlı duruşudur. Allah yeter. Başkalarının hükmü değil.

5. Allâhumme salli ‘alâ Muhammed -- Salavât

Peygamber Efendimiz için mükemmel bir duadır. Çünkü o, ümmetini dert eden, müslümanlar için en çok sıkıntı çeken kişiydi. Salavât, kalbi Peygamberin merhamet ve şefkat iklimine bağlar. Bağlanan kalp yumuşar. Yumuşayan kalp, yorgun bedeni kolayca secdeye götürür.

lâ ilâhe illâ ente subhâneke
innî kuntu mine-zzâlimîn

Hedefimiz her gün 10 dakika zikir olsun.
Kalp zorla değil, şefkatle ayağa kalkar.
Ramazan, tevbe (Allah'a dönüş) ayıdır.
Dönüş, küçük ama samimi bir adımla başlar.

 

2 Mart 2026

Bu da geçer yâhû!

M Akif Eyler

Güncel olayların ağırlığı öyle kuvvetli ki, insanın zihninde bir “kıyamet” hissi oluşuyor. Ekranlar karanlık, başlıklar umut kırıcı, yorumlar keskin. Haber akışı durmuyor ama kalpler yoruluyor. Gürültü arttıkça sükûnet azalıyor; herkes konuşuyor, az kişi dinliyor. Böyle bir atmosferde insan, dünyanın yükünü omzunda taşıyormuş gibi hissedebiliyor.

Dünyanın sonuna gelmişiz gibi... Oysa tarih, bize çok daha sarsıcı fırtınaların estiğini, ülkelerin yıkıldığını, medeniyetlerin dağıldığını, ama hayatın ve sorumluluğun devam ettiğini gösteriyor.

İnsan zihni, içinde bulunduğu anı büyütme eğilimindedir. Şimdi olan şey en önemlidir, çünkü onu yaşıyoruz, çünkü canımız yanıyor, çünkü belirsizlik var. Ama zulüm asla bugüne mahsus değil. Acı, insanlık tarihi kadar eski. Her çağın insanı, kendi yaşadıklarını “en ağır imtihan” zannetmiştir.

İstanbul'un İşgali

1918 yılında İtilâf orduları İstanbul'a girdi. Osmanlı Devleti fiilen çökmüş, başkent savaşı kazanan üç devletin kontrolüne girmişti. Sokaklarda işgal kuvvetleri dolaşıyor, meclis dağıtılıyor, aydınlar sürgüne gönderiliyordu. Devlet bitmiş, başkent işgal edilmiş, gelecek belirsiz; sanki, her şeyin sonu gibiydi.

Ama insanlar umutsuzluğa teslim olmak yerine sorumluluk aldı. Öğretmen ders vermeye, esnaf dükkânını açmaya, kalem sahibi yazmaya, çiftçi tarlasını ekmeye devam etti. 

Ve o meşhur söz dilden dile dolaştı:

Bu da geçer yâhû -- Ebru: Nihal Türe

Bağdat'ın Yıkılması

1258 yılında Moğol orduları Bağdat’a girdi. Şehir yakıldı, kütüphaneler yıkıldı, yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. O dönem için Bağdat sadece bir şehir değildi; ilmin, kültürün, düşüncenin merkezlerinden biriydi. Beytü'l-Hikme gibi kurumlar yok edildi. Kitapların Dicle’ye atıldığı ve nehrin mürekkep yüzünden karardığı anlatılır.

O gün yaşayan biri için bu, medeniyetin sonuydu. Ama medeniyet bitmedi. İlim başka şehirlere taşındı. Kahire’de, Şam’da, Semerkant’ta, Endülüs’te yeni merkezler doğdu. İnsanlık düşünmeyi bırakmadı.

O devirde dile gelen Mesnevi'de, ya da Yunus Divanı'nda Moğol vahşetini göremezsiniz. Bunun yerine insanın iç dünyası, nefs mücadelesi, sevgi, merhamet, sabır ve hakikat arayışı vardır. Yani geçici siyasi yıkımlar değil, insanlığın ortak ve kalıcı dertleri ele alınır. Büyük kriz dönemlerinde bile bazı gönüller, gündemi aşan bir derinlikte, insanı ayakta tutacak hakikatleri söylemeye devam etmiştir.

Kudüs'ün İşgali

1099 yılında Haçlı orduları Kudüs’e girdi. Şehirde büyük bir katliam yaşandı, camiler bile kanla doldu. O günün Müslüman dünyası için bu tarifsiz bir yıkımdı. Ama tarih burada durmadı, bir asır içinde denge değişti. Siyasi hâkimiyetler gelip geçti, Kudüs bâki kaldı, imtihan devam etti.

O günlerde Kudüs kan ve zulümle doluydu; ama kalemler susmadı, dualar kesilmedi. Siyasi hakimiyet el değiştirse de insanın iç dünyasındaki arayış devam etti. Âlimler ilmini sürdürdü, sûfîler gönüllere hitap etti, sıradan insanlar hayatın küçük sorumluluklarını bırakmadı. Tarih sahnesinde büyük sarsıntılar yaşanırken, insanlığın ortak değerleri (adalet, merhamet, sabır ve umut) asla kaybolmadı.

Kıssadan Hisse

Bu örnekleri anlatmanın amacı acıyı küçümsemek değil. Hiçbir zulüm “normal” değildir, hiçbir haksızlık hafife alınamaz. Ama şunu iyi bilmek gerekir:

Tarih boyunca zulüm ve iyilik vardı, dünya durduğu sürece olacaktır. Bizim görevimiz, felaket hissine kapılmak değil, kendi işimizi bilmektir. Dünya büyük krizlerden geçerken bile insanın asli vazifesi değişmez.

Her çağda “artık her şey bitti” diyenler olmuştur. Ama dünya, Allah’ın koyduğu kurallar ile akmaya devam eder. Büyük yıkımlar olduysa büyük dirilişler de oldu. Yaşadıklarımız bize çok ağır geliyor. Ama tarihin geniş penceresinden bakınca şunu görürüz: İnsanlık bundan daha karanlık günler gördü.

"Dünya sarsılıyor, sen bize ne anlatıyorsun" demeyin. Ses çıkaran sarsıntılar haber değeri taşır; sessiz hakikat ise süreklidir, çok ilgi çekmez. Ben gürültüyü değil, esasları konuşuyorum. Esmâ-i Husnâ’yı anlatıyorum; çünkü bu isimler dünyaya kimin hükmettiğini hatırlatır. Gürültü bir yükselir, bir kaybolur. Ama Rahmân’ın merhameti, Hakîm’in hikmeti, Azîz’in izzeti baki kalır. Sarsılmaması gereken yer, kalbimizdir, inançlarımızdır.

Zulüm geçicidir, imtihan sürekli.
Sorumluluk ise her zaman kişiseldir.

“Bu da geçer yâhû”