Haliç Vapurunun Yolcuları

Gemini'den gelen metni biraz değiştirdim  __MAE



Eyüp-Üsküdar Vapuruna binen altı yolcuya yakından bakalım. 1905 yılının gri bir sabahında, Haliç’in her iki yakasında uyanan bu altı kişi, tek bir gövdenin farklı uzuvları gibiydi. Şehrin kozmopolit ruhu, vapurun pervanesi suyu dövmeye başlamadan çok önce sokaklarda uyanmıştı.


Paşanın Zembereği

Agop Usta, Hasköy’deki ahşap evinden çıkarken sabah ezanı henüz okunuyordu. Karısının akşamdan hazırladığı kıymetli alet çantasını son bir kez kontrol etti; içindeki hassas cımbızlar ve büyüteçler, bir cerrahın neşteri kadar kıymetliydi. Vapur iskelesine yürürken, kilisenin önünden geçerken istavroz çıkardı ve fısıltıyla duasını etti. Azınlık olmanın o sessiz ağırlığı omuzlarındaydı; sokaklarda adımlarını her zaman ölçülü, sesini her zaman alçak tutardı.

Karaköy iskelesinde inip Yüksek Kaldırımdaki dükkanına vardığında, kapıda onu bekleyen bir sorunla karşılaştı: Paşanın kendisine emanet ettiği köstekli altın saat, beklenmedik şekilde durmuştu. Bu sadece bir güven meselesi değildi; zira bu meslekte hatanın bedeli her zaman daha ağırdı. Öğle vakti yakındaki Surp Krikor Kilisesine gidip kısa bir ibadetle ruhunu dinlendirdi, ardından dükkanına dönüp büyüteciyle o inatçı zembereği ikna etmeye çalıştı.

Güneş Galata Kulesinin arkasına devrilirken saati tamir etmenin huzuruyla dükkanını kilitledi. Akşamın son vapurlarından birine bindiğinde, Haliç’in suları kararmıştı. Vapurun ahşap sıralarında yorgunluktan gözlerini yumduğunda, cebinde Paşadan aldığı teşekkür notu ve yarının rızkı vardı. Hasköy’e yanaşırken, evlerin pencerelerinden sızan gaz lambası ışıkları ona güvenli limanını fısıldıyordu.


Galata’da Kaşer (*) Bir Gün

Balat’ın o dar ve birbirine yaslanmış evlerinin arasından, Musevi (Ladino) dualar yükselirken çıktı Bay Mişon. Kapı eşiğindeki Mezura’ya elini sürüp öptükten sonra limana doğru hızlı adımlarla yürüdü. Vapurun güvertesinde, cebindeki Ladino dilindeki ticaret gazetesini incelerken bir yandan da diğer cemaatlerden dostlarına başıyla selam veriyordu. İstanbul’da Yahudi olmak, her zaman sarsılmaz bir aidiyet demekti.

Karaköy’de inip liman bölgesindeki antreposuna geçtiğinde, Marsilya’dan gelen kumaş balyalarının gümrükte takıldığını öğrendi. Memurlarla yapılan uzun ve nazik pazarlıklar, bir tüccarın sahip olması gereken o ince diplomasiyi gerektiriyordu. Sorunu çözmek için epey dil döktü. Öğle vaktine doğru yakındaki bir sinagoga giderek günün duasını (Minha) eda etti; zira ticaretin karmaşasında Haşem ile olan bağı koparmamak onun en büyük dayanağıydı.

Gün boyu süren koşturmaca, son vapurun düdüğüyle sona erdi. Vapurda otururken, çantasında bir sonraki hafta için aldığı siparişlerin listesi vardı. Haliç’in serin rüzgarı yüzüne vururken, Balat’ın karmaşasına dönmek ona her zaman iyi gelirdi. Evine vardığında, masada onu bekleyen sıcak çorba ve ailesi, günün tüm yorgunluğunu unutturan gerçek bir "şabat" öncesi huzuruydu.

(*) Sefaradların dilinde "koşer" değil "kaşer" denir.


Bir Dostluk Köprüsü

Tatyana, Fener’in o dik ve taşlı yokuşlarından aşağı, ipek eldivenlerini düzelterek indi. Sabahın ilk ışıkları Rum Ortodoks Patrikhanesinin duvarlarına vururken, o cebindeki dua kitabından birkaç mısra okuyordu. Vapurun korkuluklarına tutunurken, Haliç'in iyotlu kokusunu içine çekti. Üsküdar’daki çocukluk arkadaşı Eleni’yi ziyarete gidiyordu; elinde Fener’in meşhur pastanelerinden alınmış taze çörekler vardı.

Üsküdar’a vardığında Eleni’nin evinde bir telaşla karşılaştı; arkadaşının torunu hafif ateşlenmişti. Tatyana, eski toprak olmanın verdiği bilgelikle hemen mutfağa geçti, şifalı otlarla bir çay hazırladı ve bir yandan da Meryem Anaya sağlık için yakardı. Öğleden sonra Valide Sultan Camiinin gölgesinden geçerek sahil yolundaki küçük kiliseye uğrayıp bir mum dikti. Arkadaşlık, bazen bir şehirde iki farklı kıta ve iki farklı inanç arasında sessizce mekik dokumaktı.

Günün sonunda vapurla geri dönerken, Üsküdar sahilinden İstanbul siluetine baktı. Eleni ile dertleşmiş olmanın verdiği hafiflikle, vapurun çaycısından bir çay istedi. Fener İskelesi’ne yanaştığında, vapurdan inen kalabalığın içindeki o tek sesli çokluk, ona kendini hiç yalnız hissettirmiyordu. Evine giden yokuşu tırmanırken, yarın sabah yine aynı denize uyanacak olmanın şükrü içindeydi.


Kırmızı Mektepten Üsküdar Pazarına

Lidya Teyze, Kırmızı Tuğlalı Rum Lisesinin (Megalos Genos Schole) hemen arkasındaki evinden, kolunda örme pazar çantasıyla çıktı. Fırıncıyla Rumca selamlaşıp yoluna devam etti. Vapurun yan tarafındaki banka oturduğunda, Haliç’in üzerinden uçan martılara evden getirdiği bayat ekmekleri attı. Onun için bu vapur yolculuğu, her hafta tekrarlanan kutsal bir ritüel, şehrin diğer ucundaki hayatla kurduğu tek bağdı.

Üsküdar Pazarına vardığında, her zaman alışveriş yaptığı baharatçının dükkanının kapalı olduğunu gördü; bu onun için günün tek sorunuydu. Zira Lidya Teyze’nin yemekleri, ancak o dükkanın safranıyla kıvamını bulurdu. Pazarda başka bir dükkanda derdini yarım yamalak Türkçesi ve bol el işaretiyle anlatmaya çalışırken, aslında bu şehrin ortak dilinin "ihtiyaç" olduğunu bir kez daha anladı. Öğle sıcağında bir ağaç gölgesinde oturup cebindeki inciri yedi ve sessizce duasını etti.

Akşam dönüş yolunda, pazar çantası taze otlar, sebzeler ve o zor bulunan safranla doluydu. Vapur yavaşça Haliç’in içine süzülürken, Lidya Teyze yorgun ellerini dizlerinin üzerine koydu. Hayatın zorluğu, bazen bir baharatın izini sürmekte, bazen de bir tebessümde saklıydı. Fener’e geri döndüğünde, evinin mutfağından yükselecek olan yemek kokusu, onun bu topraklara bıraktığı en büyük mirastı.


Galata’nın Saygın Bankacısı

Mösyö İzak, Büyük Hendek Caddesindeki evinden, ütülü ceketi ve cebindeki köstekli saatiyle bir beyefendi edasıyla çıktı. Neve Şalom Sinagogunun önünden geçerken adımlarını hafifçe yavaşlattı, bir saygı duruşu gibi. Vapurda gazetesini hışırdatarak açtığında, aslında çevresindeki dünyadan kopmuyor, aksine o karmaşayı gözlemliyordu. İstanbul’un bankacısı olmak, hem Avrupa’nın modern yüzünü temsil etmek hem de bu kadim şehrin geleneklerine uyum sağlamaktı.

Karaköy’deki banka binasına girdiğinde, Avrupa piyasalarındaki dalgalanmaların Osmanlı tahvillerini etkilediğini gördü. Müşterilerine sorunu açıklarken kullandığı o kusursuz Fransızca ve İstanbul Türkçesi, onun en büyük zırhıydı. Öğleden sonra kısa bir süre için Galata’daki bir hayır kurumuna uğrayıp ufak bir bağış yaptı. Onun ibadeti, rakamların ötesinde bir yerlerde, ihtiyaç sahiplerine uzanan o gizli elde saklıydı.

Günün stresi, akşam vapurunun güvertesinde içilen bir kahveyle dağıldı. İzak, vapur Karaköy’e geri dönerken, şehrin yedi tepesindeki ışıkları seyretti. Büyük imparatorluğun muhasebesini tutarken kendi ruhunun bakiyesini de her zaman artı tutmaya çalışırdı. Eve döndüğünde, çalışma masasının başına geçip yarının hesaplarını yapmadan önce, ailesiyle huzurlu bir akşam yemeğinin tadını çıkardı.


Merhametin İtalyan Aksanı

Signorina Bianca, Pera’daki İtalyan Hastanesi’nin lojmanından, bembeyaz kolalı yakasını son bir kez düzelterek çıktı. Sabahın serinliğinde Sent Antuan Kilisesi’ne uğrayıp kısa bir mum yaktı ve hastaları için şifa diledi. Vapurda, o hafif İtalyan aksanıyla verdiği "günaydın", güvertedeki sert havayı yumuşatan bir esinti gibiydi. Üsküdar’da durumu ağır olan eski bir levanten hastayı evinde ziyarete gidiyordu.

Ziyaret ettiği evde, hastanın ilaçlara direnç gösterdiğini ve bakımının aksadığını fark etti; günün sorunu, bir canın acısını dindirememekti. Bianca, tüm sabrıyla yaraları temizledi, hastanın ailesine moral verdi. O, bu şehirde dili, dini ne olursa olsun acının her dilde aynı olduğunu bilenlerdendi. Öğleden sonra vapur iskelesine dönerken, yol üstündeki bir çeşmeden su içti ve Tanrı’ya kendisine bu hizmet şansını verdiği için İtalyanca şükretti.

Dönüş vapurunda, Haliç’in suları altın sarısına boyanırken, Bianca elindeki tıp çantasını kucağına aldı. İstanbul’da bir hemşire olmak, bu şehrin gizli yaralarını sarmak demekti. Karaköy’e yanaştığında, yorgunluğu yüzünden okunuyordu ama içindeki huzur her şeyin üzerindeydi. Pera’nın kalabalığına karışırken, arkasında bıraktığı şifa, onun bu şehre attığı en güzel imzaydı.


Saklı Mutabakat

Agop Usta’nın tamir ettiği saat İzak’ın bankadaki mesaisini düzenliyor, Tatyana'nın alacağı nadide kumaşları Bay Mişon Avrupa'dan getiriyor, Hemşire Bianca da Lidya Teyzenin pazarcısını tedavi ediyordu. Vapurun güvertesindeki bu görünmez mutabakat şehrin çarklarını döndürüyordu.