Sezgin Özaytekin
Merkezefendi’de, Topkapı’nın kuytu bir köşesinde, yağmur ince ince yağıyordu. Hüzünlü değil, tuhaf bir şekilde aydınlık bir yağmurdu bu; sanki nurlu günlerin kapısını aralayan sessiz bir müjde gibi.
Havada yanık bir ney sesi vardı. Belki de sadece benim içimde çalıyordu, bilemiyorum. Ama o kadar gerçekti ki, damlaların ritmine karışıyor, Topkapı’nın eski taşlarını usulca titretiyordu.
Türbenin avlusunda birkaç kişi Fatiha okuyordu. Yanlarındaki balıklı havuza bakarak dua ediyorlardı. Suyun yüzeyinde yağmur damlaları küçük halkalar çiziyor, sonra kayboluyordu. Her şey bir an doğuyor, bir an sonra siliniyordu.
Uzun bir aradan sonra Şevket Ağabey’i ziyarete gelmiştim. Aramızdan ayrılalı yirmi beş yıl olmuştu , sanki göz açıp kapayınca kadar. Gönlümde karşılaşabileceğim bir sitem korkusuyla yaklaşmıştım kabrine. “Neredesin evladım, bu kadar zaman niye gelmedin?” diyecek diye içimde bir ses kıpırdanıyordu.
![]() |
| Evvel giden ahbâba selâm olsun |
Ama yanına vardığımda, mezarının üzerinde açmış olan narin, canlı renkli çiçekler bana sessizce gülümsedi. Sanki “Hoş geldin” der gibi. O anda etrafımda, çok eski bir yerden gelen bir mısra çınladı:
“Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;
Evvel giden ahbâba selâm olsun...”
Çeyrek asır, bir lahza gibi eriyip gitti gözümün önünde. Zaman denen şey, aslında çok da kalın bir perde değilmiş meğer. Bir Anadolu türküsünde söylendiği gibi: “Ölüm Allah’ın emri, ah şu ayrılık olmasaydı.”
Yağmur hâlâ yağıyordu. Ney sesi hâlâ içimde yanıyordu.
Son söz olarak sadece şu kaldı aklımda, usulca:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”
El-fani Sezgin
28.03.2026
