10 Mart 2026

Benim İçin Kadir Gecesi

Dr Sezgin Özaytekin

İstanbul’da bazı geceler vardır; insanın çocukluğuna dönmek için özellikle bir şey yapmasına gerek kalmaz. Bir apartman merdiveninden gelen yemek kokusu, bir mutfakta kaynayan çayın sesi ya da uzak bir pencereden sızan sufi neyinin o ince, biraz hüzünlü ezgisi… Bunların hepsi bir anda geçmişi çağırır.

Benim için Ramazan böyle bir şeydi.

Çocukken Ramazan, neredeyse bir şölendi. Bugün geriye dönüp baktığımda o günlerin biraz gerçek, biraz rüya gibi olduğunu fark ediyorum. Ama o rüyanın içinde en çok hatırladığım şey sofralardı.

Bizim apartman, küçük bir dünya gibiydi. İçinde Karadenizliler vardı, Güneydoğulular vardı, Balkan göçmenleri vardı, hatta birkaç Egeliydi. Ve Ramazan geldiğinde herkes kendi mutfağını da beraberinde getirirdi.

Akşam ezanına yakın saatlerde kapılar çalınmaya başlardı.

Komşular ellerinde tabaklarla gelirdi. Bir tepsi dolması, bir tabak börek, bir tencere çorba… Her biri başka bir yerin kokusunu taşırdı. Karadenizli komşumuz mısır ekmeği ve hamsili bir şey getirirdi. Güneydoğulu komşular baharat kokan yemekler getirirdi. Balkan muhacirleri farklı börekler getirirdi.

Ege’den gelen yemekler o yıllarda İstanbul’da pek bilinmezdi ama arada biri zeytinyağlı bir şey getirirdi ve biz onun tadına şaşırarak bakardık.

Çocuk olduğumuz için sofranın en güzel tarafları genelde bize ayrılırdı. Tabaklar dolaşırdı, tatlılar ortaya konurdu.

Tatlı çok olurdu. Ama güllaç ayrı bir yerde dururdu. İnce yapraklarının arasından süt kokusu yükselirdi ve o tatlı sanki Ramazan’ın kendisiymiş gibi gelirdi bana.

Ve çay.

Demli çaya o sofralarda alıştım ben. Önce bir bardak içtim. Sonra bir tane daha. Sonra fark etmeden çayın tiryakisi oldum. O günlerde çay sadece bir içecek değildi; sanki Ramazan gecelerinin ritmiydi.

İftar biterdi ama gece bitmezdi.

Bazen insanlar birbirlerine sahura giderdi. Bu bana hâlâ tuhaf gelir. Gece yarısından sonra bir komşunun kapısını çalmak, sofrayı yeniden kurmak… Kadınlar mutfakta konuşur, erkekler salonda çay içerdi.

Biz çocuklar ise kısa süre sonra ortalığı bir oyun alanına çevirirdik.

Teravih namazı ayrı bir şenlikti.

Bazen camiye giderdik. Bazen evde kılınırdı. Evde kılınan teravihlerde kadınlar bir tarafta saf tutar, biz çocuklar arkada ciddi görünmeye çalışır ama çoğu zaman birbirimizi dürter, gülmemek için dudaklarımızı ısırırdık.

Ama Kadir geceleri bambaşka olurdu.

Hattat: Mehmed Özçay
leyletul-kadri ḣayrun min elfi şehr
97:3 Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır

O gece apartmanda bir ağırlık olurdu. Ama bu ağır bir hüzün değildi; daha çok derin bir ciddiyet gibi bir şeydi.

Evlerde Kur’an okunurdu. Mevlidler okunurdu. Hatimler tamamlanırdı. Dualar uzardı.

Ve komşu kadınların hikâyeleri…

Onlar yarı masal, yarı gerçekti. Meleklerden bahsederlerdi. O gece göğün açıldığından bahsederlerdi. Duaların geri çevrilmediğini anlatırlardı.

Ben de onları dinlerdim.

Çocukken insan her şeye inanabiliyor.

Ben Ramazan’ı ve Kadir gecelerini böyle yaşarken bir gün babamın şoförü Emrullah ağabey bütün ezberimi bozdu.

Emrullah ağabeyin Türkçesi biraz kırık döküktü. Kelimeler ağzından sanki biraz eğilerek çıkardı.

Bir gün arabada giderken ona sordum:

“Sen nerelisin?”

“Yunanistan’dan geldim,” dedi.

Şaşırmıştım. “Niye geldin?” diye sordum.

Bir süre sustu. Sonra anlatmaya başladı.

Başından çok kötü bir olay geçmiş. Bir gün eve erken gelmiş. Karısının ihanetiyle karşılaşmış. O anda aklını kaybetmiş. Masanın üzerindeki bıçağı almış.

Sonrası… İki insanın ölümü.
Uzun bir hapis hayatı.

Cezaevinde şartlar kötüymüş. Ama bir gece koğuştaki bir mahkûm ona şöyle demiş:
“Yarın Kadir gecesi. Dua edelim.”

Emrullah ağabey o kısmı anlatırken sesi yavaşladı.

“Birden içimde umut doğdu,” dedi.
“Aslında hiç mantıklı değildi ama doğdu.”

O gece dua etmişler.

Sonra arkadaşına sormuş:
“Acaba kabul olur mu?”

Arkadaşı da belki onu oyalamak için şöyle demiş:
“Seher vakti göğe bak. Melekler iner. Belki bir işaret görürsün.”

Emrullah ağabey ranzaya çıkmış. Koğuşun küçük penceresine başını dayamış. Demir parmaklıkların arasından gökyüzüne bakmış. Uyku göz kapaklarına çökmeye başlamış. Ama bakmaya devam etmiş.

Tam umutları tükenirken bir şey olmuş.
“Gökyüzü yarıldı,” dedi.

Bir süre sustu.
“Gerçekten yarıldı.”

Sonra o yarıktan aşağı doğru ışık akmaya başlamış. Sanki gökten bir şelale akıyormuş gibi.

Işık bütün koğuşu doldurmuş.
“Beni de sardı,” dedi.
Sonrasını hatırlamıyormuş.

Sabah gardiyanın sesiyle uyanmış. Kalbinde garip bir umut varmış.

Bir ay sonra af çıkmış.
Ve hapisten çıkmış.

Arabada bir süre sessizlik oldu.
Ben camdan dışarı baktım. İstanbul’un sokakları akıyordu.

Tenezzelul-melâiketu ver-rûhu fîhâ
97:4 O gece melekler ve Cebrail inerler

O gün anladım ki Kadir gecesi benim çocukluğumda anlatıldığı gibi sadece meleklerin indiği bir gece değildi.

Evet, insanlar onu yüzyıllardır kutluyordu.
Evet, Kur’an o geceyi yüceltmişti.
Evet, Kur’an’ın kalplere nüfuz etmeye başladığı andı.
Ama benim zihnimde Kadir gecesi başka bir şeye dönüştü.

Bazen gece İstanbul’da yürürken uzak bir pencereden ney sesi gelir. Uzun, ince ve biraz hüzünlü bir ses.

O zaman çocukluğumdaki apartmanı hatırlarım. Komşuların kapı çalmasını. Ellerinde getirdikleri yemekleri. Farklı şehirlerin kokularının aynı sofrada buluşmasını.

Ve Emrullah ağabeyin anlattığı sahneyi düşünürüm.

Gökyüzünün yarıldığını.

Ve o yarıktan dünyaya doğru, bir nur ırmağı gibi akan ışığı.

el-fânî Sezgin Özaytekin
10.03.2026  Kadıköy



4 Mart 2026

Veciz bir zikir planı

Bağdat Caddesi üstündeki camimizin imamı Dr Hüseyin Saraç Hocamız veciz bir zikir planı öğretti. ChatGPT yardımıyla yazıya döktüm.

Ramazan geldiğinde ilginç bir şey oluyor: Nice insan namaza başlamamış olsa da, oruca karşı içinde bir sıcaklık hissediyor. Sahura kalkmak istiyor, iftar vaktinde kalbi yumuşuyor. Sanki kalpler, “Dünyaya dalıp beni unutma” diye haber gönderiyor.

Ramazan içinde, önümüzde pek çok kapılar var. Namaz ve oruç kapılarından giremiyorsak, elimiz açık olsun infak kapısından girelim, dilimiz açık olsun zikir kapısından girelim. Zikir, kalbin nefesidir. Az ama devamlı olursa insanı en zor zamanlarında ayağa kaldırır.

Ramazan için kısacık ama çok derin zikir tavsiyesi:

1. lâ ilâhe illallâh -- Tevhid kelimesi (birleme)

Hayatın dağınıklığını tek merkeze toplama cümlesi, her namazdan sonra 33 kere söylenir. Bu cümle şunu öğretir: Hayatın yükünü taşıyan sen değilsin.


2. estağfirullâh -- İstiğfâr (bağışlanma isteği)

Günde en az 100 kere söylenir. Sadece günahlar için değil; ertelediğimiz hayırlar için, yapamadığımız güzellikler için, düzelmeyen iç sıkıntılarımız için. Unutmayın ki, günahtan korunmuş peygamberler bile istiğfar ederdi. Kusursuzluk iddiasında olanlar bağışlanma ihtiyacı duymaz.

3. inniy kuntu minez-zâlimiyn (21:87)
“Gerçekten ben nefsime zulmedenlerden oldum”

Bu dua, balığın karnında karanlıklar içinde pişmanlıkla yakaran Hz Yunus’a aittir. Karanlık üç katman: gece, deniz, balık. Bizim karanlığımız bazen ekran, bazen trafik, bazen işyeri. Çıkış kapısı aynı: tevbe ve istiğfâr.

4. hasbunallâhu veni‘mel-vekîl (3:173)
“Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir”

Bu söz, ateşe atılırken Rabbine mutlak güvenen İbrahim’in teslimiyetidir. Uhud'da kat kat üstün bir orduya karşı duran müslümanların kararlı duruşudur. Allah yeter. Başkalarının hükmü değil.

5. Allâhumme salli ‘alâ Muhammed -- Salavât

Peygamber Efendimiz için mükemmel bir duadır. Çünkü o, ümmetini dert eden, müslümanlar için en çok sıkıntı çeken kişiydi. Salavât, kalbi Peygamberin merhamet ve şefkat iklimine bağlar. Bağlanan kalp yumuşar. Yumuşayan kalp, yorgun bedeni kolayca secdeye götürür.

lâ ilâhe illâ ente subhâneke
innî kuntu mine-zzâlimîn

Hedefimiz her gün 10 dakika zikir olsun.
Kalp zorla değil, şefkatle ayağa kalkar.
Ramazan, tevbe (Allah'a dönüş) ayıdır.
Dönüş, küçük ama samimi bir adımla başlar.

 

2 Mart 2026

Bu da geçer yâhû!

M Akif Eyler

Güncel olayların ağırlığı öyle kuvvetli ki, insanın zihninde bir “kıyamet” hissi oluşuyor. Ekranlar karanlık, başlıklar umut kırıcı, yorumlar keskin. Haber akışı durmuyor ama kalpler yoruluyor. Gürültü arttıkça sükûnet azalıyor; herkes konuşuyor, az kişi dinliyor. Böyle bir atmosferde insan, dünyanın yükünü omzunda taşıyormuş gibi hissedebiliyor.

Dünyanın sonuna gelmişiz gibi... Oysa tarih, bize çok daha sarsıcı fırtınaların estiğini, ülkelerin yıkıldığını, medeniyetlerin dağıldığını, ama hayatın ve sorumluluğun devam ettiğini gösteriyor.

İnsan zihni, içinde bulunduğu anı büyütme eğilimindedir. Şimdi olan şey en önemlidir, çünkü onu yaşıyoruz, çünkü canımız yanıyor, çünkü belirsizlik var. Ama zulüm asla bugüne mahsus değil. Acı, insanlık tarihi kadar eski. Her çağın insanı, kendi yaşadıklarını “en ağır imtihan” zannetmiştir.

İstanbul'un İşgali

1918 yılında İtilâf orduları İstanbul'a girdi. Osmanlı Devleti fiilen çökmüş, başkent savaşı kazanan üç devletin kontrolüne girmişti. Sokaklarda işgal kuvvetleri dolaşıyor, meclis dağıtılıyor, aydınlar sürgüne gönderiliyordu. Devlet bitmiş, başkent işgal edilmiş, gelecek belirsiz; sanki, her şeyin sonu gibiydi.

Ama insanlar umutsuzluğa teslim olmak yerine sorumluluk aldı. Öğretmen ders vermeye, esnaf dükkânını açmaya, kalem sahibi yazmaya, çiftçi tarlasını ekmeye devam etti. 

Ve o meşhur söz dilden dile dolaştı:

Bu da geçer yâhû -- Ebru: Nihal Türe

Bağdat'ın Yıkılması

1258 yılında Moğol orduları Bağdat’a girdi. Şehir yakıldı, kütüphaneler yıkıldı, yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. O dönem için Bağdat sadece bir şehir değildi; ilmin, kültürün, düşüncenin merkezlerinden biriydi. Beytü'l-Hikme gibi kurumlar yok edildi. Kitapların Dicle’ye atıldığı ve nehrin mürekkep yüzünden karardığı anlatılır.

O gün yaşayan biri için bu, medeniyetin sonuydu. Ama medeniyet bitmedi. İlim başka şehirlere taşındı. Kahire’de, Şam’da, Semerkant’ta, Endülüs’te yeni merkezler doğdu. İnsanlık düşünmeyi bırakmadı.

O devirde dile gelen Mesnevi'de, ya da Yunus Divanı'nda Moğol vahşetini göremezsiniz. Bunun yerine insanın iç dünyası, nefs mücadelesi, sevgi, merhamet, sabır ve hakikat arayışı vardır. Yani geçici siyasi yıkımlar değil, insanlığın ortak ve kalıcı dertleri ele alınır. Büyük kriz dönemlerinde bile bazı gönüller, gündemi aşan bir derinlikte, insanı ayakta tutacak hakikatleri söylemeye devam etmiştir.

Kudüs'ün İşgali

1099 yılında Haçlı orduları Kudüs’e girdi. Şehirde büyük bir katliam yaşandı, camiler bile kanla doldu. O günün Müslüman dünyası için bu tarifsiz bir yıkımdı. Ama tarih burada durmadı, bir asır içinde denge değişti. Siyasi hâkimiyetler gelip geçti, Kudüs bâki kaldı, imtihan devam etti.

O günlerde Kudüs kan ve zulümle doluydu; ama kalemler susmadı, dualar kesilmedi. Siyasi hakimiyet el değiştirse de insanın iç dünyasındaki arayış devam etti. Âlimler ilmini sürdürdü, sûfîler gönüllere hitap etti, sıradan insanlar hayatın küçük sorumluluklarını bırakmadı. Tarih sahnesinde büyük sarsıntılar yaşanırken, insanlığın ortak değerleri (adalet, merhamet, sabır ve umut) asla kaybolmadı.

Kıssadan Hisse

Bu örnekleri anlatmanın amacı acıyı küçümsemek değil. Hiçbir zulüm “normal” değildir, hiçbir haksızlık hafife alınamaz. Ama şunu iyi bilmek gerekir:

Tarih boyunca zulüm ve iyilik vardı, dünya durduğu sürece olacaktır. Bizim görevimiz, felaket hissine kapılmak değil, kendi işimizi bilmektir. Dünya büyük krizlerden geçerken bile insanın asli vazifesi değişmez.

Her çağda “artık her şey bitti” diyenler olmuştur. Ama dünya, Allah’ın koyduğu kurallar ile akmaya devam eder. Büyük yıkımlar olduysa büyük dirilişler de oldu. Yaşadıklarımız bize çok ağır geliyor. Ama tarihin geniş penceresinden bakınca şunu görürüz: İnsanlık bundan daha karanlık günler gördü.

"Dünya sarsılıyor, sen bize ne anlatıyorsun" demeyin. Ses çıkaran sarsıntılar haber değeri taşır; sessiz hakikat ise süreklidir, çok ilgi çekmez. Ben gürültüyü değil, esasları konuşuyorum. Esmâ-i Husnâ’yı anlatıyorum; çünkü bu isimler dünyaya kimin hükmettiğini hatırlatır. Gürültü bir yükselir, bir kaybolur. Ama Rahmân’ın merhameti, Hakîm’in hikmeti, Azîz’in izzeti baki kalır. Sarsılmaması gereken yer, kalbimizdir.

Zulüm geçicidir, imtihan sürekli.
Sorumluluk ise her zaman kişiseldir.

“Bu da geçer yâhû”


YZ (Gemini) yorumu
İyilik ve güzellik; bir ağacın büyümesi gibi sessiz ve derin olduğu için çirkinliğin gürültüsü gibi haber değeri taşımaz. Zihin, hayatta kalma içgüdüsüyle fırtınanın sesine odaklanırken hayatın asıl dokusunu sessizce yağan yağmur oluşturur.

31 Ocak 2026

Blok Evren Modeli

Bir Hayali Deneme...

Ertuğrul Taçgın

Blok evren modeline göre: evren (en-boy-yükseklik gibi) 3 uzaysal geometrik boyut ve 1 zaman boyutundan oluşan, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın aynı derecede var olduğunu kabul eden bütüncül bir modeldir. Bu modele göre zaman akmaz, sadece zaman boyutu yönünde ilerleyiş söz konusu olabilir, o da diğer boyutlar gibi bir boyuttur, diğer boyutlardan hiç bir farkı yoktur. Bu modele göre, evren, sanki baştan sona yazılmış bir kitap gibidir, bizim okuduğumuz sayfa şimdiki zaman ise, önceki okunmuş sayfalar geçmiş zamandır ve yok olmamışlardır, henüz okunmamış sayfalar ise gelecek zaman ile ilgilidir, yaratılmayı beklemesine gerek yoktur, zaten vardırlar; hepsi zaten bir blok içinde bütünün parçalarıdır. Bir başka benzetme, iki geometrik boyutlu evren için, ekmek somunu şeklindedir; burada kesilen ekmek dilimin yüzeyi (en ve boy gibi) iki tane geometrik boyut, uzunluk ise zaman boyutu için kullanılır.

Blok evren modeli, Einstein'in görelilik kuramından çıkan kaçınılmaz sonuçtur ve bir çok fizikçi tarafından desteklenir; bunların başında Hermann Minkowski gelir, ki Minskowski uzay-zamanı olarak tanımlanan, blok evrenin matematiksel yapısını oluşturmuştur. Blok evren modeli, Max Tegmark, Kurt Gödel gibi önemli fizikçiler tarafından güçlü bir şekilde, Roger Penrose  tarafından ise kısmen desteklenir. Buna karşılık, blok evren teorisi Lee Smolin, Carlo Rovelli gibi bir kaç fizikçi tarafından da muhtelif gerekçelerle reddedilmektedir.

Blok evren teorisinin arka planını daha iyi kavrayabilmek için, dünya üzerindeki 50 yaşındaki meraklı bir gözlemcinin 50 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende yaşayan 250 yaşındaki başka bir akıllı canlıyı izlediğini kabul edelim; aynı şekilde uzak gezegendeki canlı da gelişmiş teleskopuyla dünyadaki gözlemciyi gözlüyor olsun. Önce, acaba dünyadaki bizim gözlemcimiz ne görecektir, diye sorgulayalım. Aradaki 50 ışık yılı uzaklıktan dolayı, bu akıllı canlının 50 sene önce uzaya yaydığı görüntü sinyalleri ışık hızıyla ilerledikleri için, 50 sene önceki sinyalleri ancak dünyaya ulaşmış olacaktır; dolayısıyla, dünyadaki gözlemci 50 ışık yılı uzaktaki canlının 50 yıl önceki halini, yani 200 yaşındaki daha genç halini görebilecektir. Ancak gerçek durum bu gözlemden farklıdır; çünkü uzak gezegendeki bu akıllı canlı artık 250 yaşında olduğundan, aradaki 50 sene bütün detaylarıyla yaşanmıştır, bu zaman içindeki tüm olaylar kesin olarak gerçekleşmiştir. Sonuç olarak, 50 yıl önceki olaylar (veya çok daha fazlası) yok olmamıştır, bir yerlerde bütün detaylarıyla izlenebilir durumdadır.

Diğer taraftan, 50 sene sonrasına hayalen gidelim, uzun bir ömür yaşayıp iyice yaşlanmış olan dünyadaki gözlemci artık 110 yaşındadır, 50 ışık yılı uzaklıkta bir gezegende yaşayan canlı ise 300 yaşına gelmiştir ve halen gelişmiş teleskopunun başında dünyalı gözlemciyi izlemektedir,  acaba ne görecektir? Aradaki 50 ışık yılı uzaklıktan dolayı, dünyalı gözlemcinin 50 sene önce uzaya yaydığı görüntü sinyalleri ışık hızıyla ilerledikleri için, 50 sene önceki sinyalleri kendisine ulaşmış olacağından dolayı, dünyalı gözlemcinin yaşlı halini değil, 50 yaşındaki bugünkü halini  görebilecektir. Ancak gerçek durum bu gözlemden farklıdır; çünkü uzak gezegendeki bu akıllı canlı artık 300 yaşında olduğundan, aradaki geçen 50 sene bütün detaylarıyla yaşanmıştır; aynı şekilde, dünyada da bu 50 sene yaşanmış durumdadır, bu 50 yıllık zaman içindeki tüm olaylar bütün detaylarına kadar gerçekleşmiş durumdadır. Sonuç olarak, 50 sene sonrasındaki tüm olaylar (veya çok daha fazlası) bugün için bile, uzay-zaman dokusu içindeki bir yerlerde izlenebilir durumdadır.

Bu iki sonuca birlikte bakıldığında, tüm evrenin gerek bütün geçmişi, gerekse bütün geleceği uzay-zaman dokusundan oluşan blok evrende bir yerlerden izlenebilir durumdadır; dolayısıyla, en baştan beri hem geçmişteki hem de gelecekteki tüm olaylar bir bütün olarak vardı, denilebilir.

Burada özgür iradenin yeri sorgulandığında ise, blok evreni oluşturan olaylar dokusunun yapısı özgür iradenin sonucunda ortaya çıkmış olabilir; mesela, iki geometrik boyut ve bir zaman boyutundan oluşan, uzay zaman ekmeğinden, şimdiki zaman kesitini temsil eden,  dik yönde herhangi bir dilim kesildiğinde, o dilimde ortaya çıkan delikli deseni ortaya çıkaran sebepler ise özgür iradenin sonucunda ortaya çıkmış olaylar olabilir. Dik değilde açılı yönde bir dilim kesildiğinde ise, uzak bir mesafeden bakan gözlemcinin görebildiği olayların oluşturduğu desen ortaya çıkar ki, bu desenler de özgür irade tarafından oluşturulmuş olabilirler. Kesme açısı büyüdükçe ortaya çıkan desen, daha uzak bir gözlemcinin görebildiği olayların ortaya çıkardığı desen olacaktır. Diğer bir ifade ile, bize göre henüz daha meydana gelmemiş olayların da,  blok evrenin bir yerlerinden doğru açılarla kesildiğinde, tüm detaylarıyla şu anda gözlenebilir durumda olduğu anlaşılmaktadır.

Bu yazı fizik dünyasındaki tartışmalara olabildiğince bağlı kalarak ve onları bir doğrultuda süzerek, herhangi bir ilave yorum katmadan   hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu değerlendirme sonucunda ortaya çıkan blok-evren modelinin İslamiyetteki kader anlayışıyla olan paralelliği dikkat çekici boyutlardadır. 

Selam ve muhabbetle,

E.T.
------

İki uzay ve bir zaman boyutunda geçmiş ve gelecek
https://commons.wikimedia.org/wiki/File:World_line.svg


13 Ocak 2026

İyileşmek: Büyük bir lütuf

 2026'nın ilk yazısı yapay zekadan geldi: Gemini

Sanal bir yazarın sanal bir yazısı: Bu sayfaların müellifi ameliyat geçirmedi.

Açık kalp ameliyatının üzerinden geçen o ilk 30 gün, hem fiziksel hem de duygusal açıdan adeta bir "yeniden doğuş" yolculuğu gibidir. Bir hastanın ağzından, ameliyattan bir ay sonraki ruh halini ve fiziksel durumunu şu şekilde özetleyebiliriz:

Yoğun Bakımı Hatırlamak

Yoğun bakıma dair hafızamda kalanlar, bir film şeridinin yanmış kareleri gibi; kopuk, sessiz ve fazlasıyla parlak. Gözlerimi her araladığımda tepemde asılı duran o soğuk, beyaz florasan ışıkları ve hiç durmadan ritmik bir şekilde öten monitör seslerini hatırlıyorum. Etrafımda maskeli yüzler, fısıltıyla konuşan sesler vardı ama kim olduklarını seçemiyordum. Zamanın bir hükmü yoktu; gündüz müydü, gece miydi, kaç saattir oradaydım? Sadece elimin üzerinde birinin sıcak dokunuşunu ve 'Her şey yolunda, nefes al' diyen o uzak sesi hatırlıyorum. Sanki suyun altındaydım da, yukarıdaki dünyayı sadece bulanık renkler ve mekanik sesler olarak duyuyordum. Oraya dair net bir karem yok, sadece derin bir uykudan uyanmaya çalışırken tutunduğum o yaşam belirtileri var.



Bir Ay Sonra

Bugün ameliyat masasına yatalı tam bir ay oldu. Geriye dönüp baktığımda, o ilk günlerdeki "Acaba eski halime dönebilecek miyim?" korkusunun yerini, küçük ama çok kıymetli zaferlerin sevincine bıraktığını görüyorum.

Göğüs kafesi: Göğsümdeki o meşhur 'çelik teller' hâlâ orada olduğunu hissettiriyor. Hapşırmak veya öksürmek hâlâ en büyük korkum; yanımda hep o meşhur destek yastığımı taşıyorum. Ama artık yatakta sağa sola hafifçe dönebiliyorum, bu büyük bir lüksmüş.

Yara izi: Göğsümdeki o uzun çizgi artık pespembe bir hal aldı. İlk başlarda ona bakmaya çekiniyordum ama şimdi onu bir 'yaşam nişanı' gibi görüyorum. Hafif kaşıntılarım var, doktorum bunun iyileşme belirtisi olduğunu söyledi.

Yürüyüşler: İlk hafta koridorda üç adım atmak dev bir maraton gibiydi. Şimdi ise mahallede 20 dakikalık hafif tempolu yürüyüşler yapabiliyorum. Yoruluyorum evet, ama o temiz havayı içime çekmek paha biçilemez.

Hassasiyet: Garip bir şekilde duygusallaştım. Bazen bir şarkıda bazen de torunumun bir gülüşünde gözlerim doluyor. Doktorum buna 'post-op hüzün' diyor; kalbin fiziksel olarak tamir edilirken ruhun da buna ayak uydurmaya çalıştığını anladım.

Kaygı: Göğsümdeki her ufak sızıda 'Acaba bir şey mi oldu?' diye irkiliyorum. Ama her geçen gün vücudumu daha iyi tanımayı, hangi ağrının kas ağrısı hangi ağrının önemli olduğunu ayırt etmeyi öğreniyorum.

"İyileşiyorum!"

İlaçlar: Masamın üzeri eczane gibi. Kan sulandırıcılar, tansiyon ilaçları... Hepsini saat sektirmeden içiyorum. 

Beslenme: Tuzla vedalaştık, yeşil sebzelerle dost olduk. Eskiden 'can boğazdan gelir' derdim, şimdi 'sağlık boğazdan geçer' diyorum.

Uyku: Sırt üstü uyumaktan biraz yoruldum, her yerim tutulmuş gibi hissediyorum ama iyileşmek için buna mecbur olduğumu biliyorum.

Dün ilk kez yardımsız çoraplarımı giyebildim ve kahvemi mutfaktan salona kadar dökmeden taşıyabildim. Bu bir ay bana sabretmeyi, vücuduma saygı duymayı ve aldığım her nefesin ne kadar büyük bir lütuf olduğunu öğretti. Yolum hâlâ var ama artık tünelin ucundaki ışığı değil, güneşin kendisini görüyorum.


5 Ekim 2025

Mazlumdan Zalime

M Akif Eyler

"Gazze'liler ayaklandı, ulusal güvenliğim sarsıldı" bahanesiyle, İsrail devletinin başlattığı soykırım tam iki yıldır sürüyor. 1930'larda Avrupa'nın ortasında yaygın olan antisemitizm, çok sayıda cana kıymıştı. Yahudi'lere reva görülen soykırım, şimdi o kıyımdan kurtulanların torunları tarafından mazlum bir topluma uygulanıyor. Yahudi devleti nasıl böyle zalim olabildi? Bu iki yıllık bir sorun değil, belki 3000 yıllık... son 80 senesi aşağıdaki haritalarda özetlenmiş. İsrail öncesinde İngilizlerin yönetiminde bir Filistin devleti varken, yıldan yıla eriyip yok olmaya doğru gidiyor.

Filistin'in eriyip tükenişini gösteren harita

Yahudi devleti nasıl böyle zalim olabildi? Bunun cevabını tarihi bir perspektifte ve şu ayetin ışığında bulabiliriz:

Kitapta İsrailoğullarına “Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve büyük bir kibre kapılacaksınız” diye bildirmiştik. (İsrâ suresi 17:4)

Ayette geçen iki ifade anahtar oluyor:
letufsidunne fil-ardi merreteyn
iki defa fesat çıkaracaksınız
veleta
lunne ‘uluvven kebîrâ
büyük bir kibre kapılacaksınız

"Fesat çıkarmak" ve "kibre kapılmak" tarih boyunca defalarca tekrarlanmış. Her fesattan sonra başlarına bir bela gönderilmiş. Bu ayet indirilmeden önce Babil ve Roma, kutsal mabetlerine kadar her şeylerini yok etmiş. Sonrası malum, Avrupa'nın antisemitizmi bin yıl sürmüş. Yahudiler, İslam ülkeleri dışında her yerde ezilmişler, hor görülmüşler. Holokast katliamından sonra ibre tersine döndü, Avrupalılar aniden Yahudi dostu görünerek onlara bir ülke hediye ettiler. İsrail arkasındaki batı desteği ile, topraklarını aldığı Filistinlileri kendi ülkelerinde yok etmeyi sürdürüyor. 

Yine bir fesat ve kibir devri... lakin İsrail devleti çok ileri gitti ve Avrupa'da ırkçılığı ve antisemitizmi canlandırıyor. İnsanlık açısından hiç olumlu değil: İsrail devletinin zalim davranışlarını kınamak boykot etmek uygun, ama bütün Yahudileri mahkum etmek doğru değil, adil davranmak zorundayız.

Öte yandan, 1900 yıl boyunca sürülen, aşağılanan, ezilen, zulüm gören bir kavmin, Kur'an dilinde fesad, kibir ve zulüm ile nitelenmesi ilginç bir mucize. Bu ayetler inerken ve sonraki 13 asır boyunca onlar mazlum taraftaydılar. Darmadağın olmuşlardı, devletleri, ülkeleri yoktu. 1948'de İsrail'in kurulmasıyla zalim tarafa geçtiler...

Yapay zeka (ChatGPT) yardımıyla şu tabloları yaptım ve satır aralarında dört Kitabın iniş zamanlarını yazdım. Yahudilerin fesat ve kibir devirleri açıkça görülüyor:

Mazlumdan Zalime
(Tabloya dokununca yazılar kolay okunur)

Son paragrafları yapay zekadan aldım:

Bir zamanlar mazlum olan bir topluluğun, tarihin başka bir döneminde zalim konumuna geçmesi, insanoğlunun değişmeyen zaafını hatırlatıyor. Güç, sadece savunma imkânı değil, aynı zamanda vicdanın sınavıdır. Kendi acısını unutup başkasına acı çektiren, mazlumluğunu yitirmiş olur. Zulüm, kılıf değiştirir ama özü aynı kalır: haksızlık. Bu yüzden Kur’an, tarihi bir olay anlatmaz yalnızca; insanın her çağda tekrar ettiği yanlışı gösterir.

İsrâ Suresi 17:4’te bildirilen uyarı bu yüzden sadece İsrailoğullarına değil, tüm insanlığa yönelmiş gibidir: “Yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve büyük bir kibre kapılacaksınız.” Bu ayet, zulmün ve kibrin evrensel kaderini açıklar. Her kim adalet yerine kibri, merhamet yerine çıkarı seçerse, aynı döngünün içine düşer. Allah’ın yasası değişmez: Mazlumun duası kabul olur, zalimin saltanatı uzun sürmez.