Sezgin Özaytekin
Yedi yıl. Özlem, zamanın içinde eriyip yok olan bir duman değilmiş; aksine, durdukça katılaşan, kemikleşen, göğüs kafesinin altında her gün biraz daha ağırlaşan pürüzsüz bir taşmış. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Pertevniyal Lisesi’nin yüksek, gri koridorlarından dışarıya adım attığım gençlik günlerini hatırlıyorum. Cami bahçesindeki ulu ağaçların gövdelerine, kabukları incitecek kadar sertçe raptiyelenmiş Bugün gazetelerini. Rüzgâr estikçe kâğıtlar ağaçların teninde beyaz kanatlar gibi çırpınır, üzerindeki siyah harfler içimizde bir yerlere dokunurdu. Baskıcı rejimlerin, insan ruhunu tek bir kalıba dökerek dondurmak isteyen soğuk ellerine karşı, henüz adı konmamış bir çığ birikirdi içimizde. Erimeye yüz tutmuş ama henüz kopmamış bir çığ. O kâğıtlara, o harflere her bakışımda, içimde henüz yüzünü görmediğim bir adama, Şevket ağabeye doğru şahlanan saf bir tanışma arzusu uyanırdı.
Onunla karşılaşmamız, kaderin ince bir sızıyı dindirmek için seçtiği bir sürgün dönüşüne rastladı.
Sultanahmet’teki loş matbaa. İçeride mürekkep, eski kâğıt ve rutubet kokusu birbirine sarılmıştı. Büyük Gazete’yi binbir zorlukla, adeta parmaklarıyla kazıyarak çıkartmaya çalışıyordu. Bizse bir fırtınanın ortasındaki birkaç hevesli çocuk gibi, yardım etmek isterken aslında onun titiz dünyasına köstek oluyorduk. Ama o, bir baba ciddiyeti ve gösterişsiz şefkatiyle katlanırdı acemiliğimize. Taze francalanın çıtırtısı, İddi Amin salatasının kokusu ve ocakta hiç sönmeyen, sürekli demlenen koyu çayın buğusu arasından bize bakardı. Sesindeki dingin, sarsılmaz tınıyı dün gibi derimde hissediyorum:
"İki rekat namaz kılıp, üç beş kelime dini kelime bilmekle kendinizi su üstünde yürüyen ermiş sanmayın, çok yolunuz var yürüyecek."
Bu söz, yürünmesi gereken o upuzun, taşlı yolun ilk soğuk taşı gibi oturdu kalbime.
İstikametin Kırılgan Kimliği
Mehmed Şevket Eygi. Cumhuriyetin gri, birbirine benzeyen tekdüze mimarisinin içinde, kendi şahsına münhasır asil bir anıt gibi dururdu. Tavizsizdi. Onun lügatindeki ilk ve son kelime "istikamet"ti. Biz gençliğin hırçın, köşeli diliyle aykırı kelimeler savurduğumuzda, bizi kırmadan, ruhumuzun çeperlerini zedelemeden tutar, yolun ortasına bırakıverirdi. Rüzgârın yönüne göre eğilen esnek kamışlardan değildi; o, kökleri toprağın en derin ve karanlık sırlarına bağlı, fırtınada bile yapraklarını dökmeyen bir gövdeydi. İslam'ın izzetini, kendi narin bedeninden çok daha fazla titreyerek korurdu.
Gençliğin kör, insanı sersemleten cehaletiyle lüks şeylere özenir, vitrinlerdeki parlak nesnelere bakıp, "Müslüman bunlara layık değil mi?" diye sorardık. Oysa onun gözlerinde nesnelerin bir ağırlığı yoktu. Müslümanın, malın ve mülkün gölgesine sığınarak kibirlenmesini, gizli ya da açık bir gururla şişmesini sessiz bir öfkeyle karşılardı. Zenginlerin israf içindeki şatafatlı, gürültülü hayatlarını kelimeleriyle adeta bıçak gibi keserdi. Kendisi, bir odanın tenhası kadar sade yaşardı; fakat o sadeliğin, o çıplaklığın içinde insanı diz çöktüren muazzam bir asalet barındırırdı.
Cemaatlerin, hiziplerin, insanların kendilerini küçük odacıklara kapatıp birbirine düşman kesilmesinin karşısında durdu hep. Onun ruhu geniş bir gökyüzüydü, gökyüzünü küçük parçalara bölmek isteyenlere hep aynı hakikati fısıldardı:
"Bütün, parçanın içine sığmaz."
Ona göre inanç, sadece zihinsel bir kabul değil, parmak uçlarına kadar sızması gereken bir estetikti. Camilerin titiz temizliğinden sokakların ritmine, kâğıda dökülen bir harfin kıvrımından üzerindeki kumaşın dikişine kadar her şeyde o gizli, kutsal nizamı arardı. Rüküşlüğe, pasaklılığa ve zevksizliğe karşı açtığı savaş, aslında ruhun çürümesine karşı açılmış bir savaştı. Batı dünyasını en ince kılcal damarlarına kadar tanımış, Fransızca’yı kendi kalbinin dili gibi konuşmayı öğrenmişti; fakat o, modernitenin cafcaflı yalnızlığından kaçıp, kendi kadim köklerine, İslam medeniyetinin sakin limanına sığınmıştı.
Bedir Yayınevi... Kısa bir süre de olsa o koridorlarda çalışmak, hayatımın en huzurlu, en saadetli uykusuydu sanki. Bugün ve Babıali'de Sabah gazetelerinde yazdığı yazılarla binlerce insanı o sessiz nehre dahil etti. İnandığı "kutsal kimlik" uğruna hapisler yattı, gurbetin soğuk odalarında sürgün hayatı yaşadı ama kalemini hiçbir gücün masasına bırakmadı. Ve tuhaftır, onca acıya rağmen dudaklarından tek bir şikayet kırıntısının döküldüğünü duymadım. Acıyı, sessizce yutulan şifalı bir ilaç gibi taşırdı göğsünde.
Nesnelerin ve Yolculukların Hafızası
Onun için seyahat etmek, sadece bir gövdenin coğrafi olarak yer değiştirmesi demek değildi; ruhun kendi derinliklerine yaptığı bir tefekkür ve görgü kazısıydı. Lübnan’ın tozlu sokaklarından Suudi Arabistan’ın yakıcı kumlarına, Ürdün’den Almanya’nın ve Fransa’nın soğuk, düzenli caddelerine kadar yürüdü. Gittiği her yerde ilk önce kütüphanelerin kokusunu içine çeker, sahafların kuytu köşelerinde saklanan eski kâğıtların izini sürer, o coğrafyanın ilim adamlarının yüzlerindeki çizgileri okurdu. Heybesinde mutlaka birkaç eski kitapla dönerdi. Batı’nın mekanik disiplinini görür, takdir eder ama arkasındaki manevi boşluğu, büyük çürümeyi bir hekim titizliğiyle teşhis ederdi. Bize hep o seyahatlerin yaralarından süzülen tecrübeleri anlattı.
Dostlukları da tıpkı seçtiği nadide kitaplar gibi derin ve el değmemişti. Mahir İz, Muzaffer Ozak, Necip Fazıl... Onların meclislerinden damıttığı yoğun irfanı bize aktarırken, gözlerinde geçmiş bir zamanın ışığı parlardı. Umarım, o ışıktan sızan irfanı ruhumuzun karanlık odalarına iyice içselleştirebilmişizdir.
Ama onun en büyük sığınağı, asıl büyük yatırımı gençlerdi. Belki de bu yüzden, saçlarına karlar yağsa da ruhu hep bir çocuk kadar taze ve genç kaldı. Sultanahmet’teki, Çemberlitaş’taki küçük ofisinin kapısı bize, dünyaya fırlatılmış çıplak çocuklara hep açıktı. Elimize sıkıştırdığı kitaplar, cebimize bırakılan sessiz harçlıklar, bizi götürdüğü gösterişsiz ama derin bir zevki olan lokantalardaki yemekler... O, bize "Nasıl nitelikli bir Müslüman olunur?" sorusunun cevabını teorilerle değil, bizzat ekmeği bölüşündeki zarif hareketle, yaşayarak gösterdi.
Onun şefkati sadece insanla sınırlı değildi. Kedisi Midas ile kurduğu sessiz, kelimesiz dil, hayvan sevgisinin bu dünyadaki en zarif, en şeffaf hatırasıdır. Evini ağzına kadar dolduran on binlerce nadide kitap ve duvarları süsleyen siyah mürekkepli hat eserleri, onun bu dünyanın gürültüsünden kaçıp sığındığı asıl kozasıydı.
Sırra Kadem Basan Bir İstanbul
Benim şahsiyetimin, ruhumun iskeletinin şekillenmesinde onun bıraktığı iz silinmez bir mürekkep gibidir. Bende hakkı da, hatırası da çok büyüktür. Eski İstanbul kültürüyle, kaybolan zamanın zarafetiyle yoğrulmuş rahmetli annemin de bu dünyada en çok hürmet ettiği, sevdiği insanlardan biriydi o.
Şimdi o, ailemizin ruhani olarak bağlı olduğu Sümbül Efendi’nin derin, sessiz gönül terbiyesinden geçip, Merkez Efendi’nin hemen yanı başında, ahiret komşusu olarak toprağın altına sırlandı. Gövdesi aramızdan çekildi ama bıraktığı o sarsılmaz istikamet, odamın ortasında duran kutsal bir emanet gibi bekliyor.
Makamı cennet, ruhu sonsuz bir sükûnetle sarmalanmış olsun.
![]() |
| “Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” |
Yahya Kemal’in ebedi mısraları düşüyor şimdi zihnime, sanki Şevket ağabeyin ardından bir nehir gibi akıyor:
"Ömrün şu biten neşvesi tâm olsun erenler,
Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler.
Şükrânla vedâ ettiğimiz cân-ı fenâya;
Son pendimiz ah-lâfa devâm olsun erenler.
Câizse Harâbât-ı İlâhî'de de herşey,
Yârân yine Rindân-ı Kirâm olsun erenler.
Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler."
Dr. N. Sezgin Özaytekin
12.07.2026
Merhum Mehmet Şevket Eygi hakkında önceki yazılarım:
