21 Mayıs 2013

Bir Günde Üç Tören

Erkan Türe
İstanbul Şehir Üniversitesi

17 Mayıs Cuma
Atatürk Havalimanına gitmek üzere saat 8:30’da yola çıktık. Anadolu yakasında oturanlar için Atatürk Havalimanı sevimsiz bir yerdir, ulaşılması zor. Uçuş saati ve hava durumu izin verdiği takdirde deniz otobüsünü tercih ederim. 13:30’da kalkacak uçak için 9:10’daki deniz otobüsüne bindik, bu yeterince ihtiyat payı bırakıyor. Kadıköy ve Yenikapı’da durduktan sonra saat  10’da Bakırköy’e geldik, inerken Ahmet Cebeci ile karşılaştık, o da işe geç kalmış ve deniz otobüsünü tercih etmiş. İstanbul’un bir yakasında oturup öbür yakasında çalışanlara Allah sabır ve kolaylık versin, çekilir dert değil.

Atatürk Havalimanı artık kapasitesinin sınırına gelmiş durumda. Bütün kapılarında yolcular uzun kuyruklar oluşturmuşlar, güvenlikten geçiyorlar. Erken gitmenin avantajıyla Amerika’ya giden yolcuların muhatap oldukları güvenlik sorularını çabucak geçiyor, uçuş kartlarımızı alıyoruz. Pasaport kontrolünden geçmeden önce hazırladığımız sandviçleri yemek için sakin bir köşeye yöneldik.

Bizi uzun bir uçak yolculuğu bekliyor, vaktinde kalkan uçağımızla sorunsuz bir 11 saatlik uçuştan sonra yerel saatle 17:15’te Washington DC Dulles Havaalanına iniyoruz. Tam 45 dakika uçağın içinde pistin bir kenarında bekletiyorlar, uçağı yanaştıracak yer yokmuş! Oysa biz 4 tane boş körük saydık ve son bir saatte sadece 4-5 uçak indiğini öğrendik. Uçaktan inince ilginç bir taşıma aracına yanaştık ve pasaport kontrolüne gitmek için başka bir binaya götürüldük. Parmak izlerinin alındığı, poz vererek fotoğrafınızın çekildiği bir kontrolden sonra bavullarımızı aldık, gümrük kontrolünde durdurmadılar. Ferhan ve Elif uzun zamandır bizi bekliyorlar, kucaklaşıyoruz ve yola düşüyoruz. Washington DC’ye hizmet veren ikisi uluslararası biri yerel üç havaalanı var, hemen hepsi Maryland Üniversitesi College Park Kampüsüne aynı mesafede, 45 dakikalık bir yolculuktan sonra Ferhan’lardayız, o gün Başbakan da hala ABD’denin başkentinde ve Ferhan da Türk Öğrencileri Birliğinin Başkanı olarak akşam resmi bir kokteyle davetliymiş ama evde birlikte olmayı tercih ediyoruz. Evde bizi Elif’in annesi ve abisi bekliyorlar, onlar da 5 gündür buradalar. Yemek, kahve, çay ve sohbetten sonra jetlag’den bir an önce çıkmanın en iyi yolu olarak gittiğimiz yerin normal uyku saatinde yataklarımıza gidiyoruz.

18 Mayıs Cumartesi
Sabah kahvaltıdan sonra bir süredir tez savunması ve tez yazımı için yoğun bir tempo içinde olan çocuklarımızın iyice kalabalıklaşan ev için alışveriş yapmak gerektiğini söylemeleri üzerine çarşıya çıkıyoruz. Bir Asya Süpermarketinde Şili’den gelen persimmon (Trabzon hurması) görmek beni şaşırtıyor, doğru ya Şili’de şimdi sonbahar. Bu büyük ve lezzetli ananaslar Türkiye’ye gelmiyor, ya bu altın sarısı ve güzel kokulu, tatlı mangoları niye bulamıyoruz ki!

Plana göre ben Ferhan’ın arabası ile öğleden sonra yola çıkıp New Jersey’e gideceğim, Ferhan da önümüzdeki günlerde 7 kişi olacak aile fertleri için bir büyük araç (van) kiralayacak. O bölgedeki araç kiralayan küçük şirketlerde araç bulunamadığı için Baltimore Havaalanına gitmeye karar veriyor. Yolumuzun üstü sayılır, saat 15’te diğer aile fertlerini eve bırakıp Ferhan’la yola çıkıyoruz. Baltimore Havaalanı New Jersey istikametinde 45 dakikamızı alıyor, devasa bir oto kiralama binasında belki 15 büyük şirket var, havaalanına yakın sayılmaz, araç kiralamak isteyenleri servislerle getiriyorlarmış. Ferhan’la vedalaşıyoruz, direksiyona ben geçiyorum, Ferhan inmeden önce araçtaki GPS cihazına İmran’ın RutgersBusch Kampüsündeki Konukevi adresini girdi. Eskisi gibi haritadan yol bulmak ve izlemek yok artık, cihazdaki ses hangi yoldan gidilecek, hangi çıkış alınacak, kaç saatte varılacak hepsini sesli olarak söylüyor. Yanlış bir yola girerseniz paniklemiyor, rotayı yeniden hesaplıyor ve sizi doğru yola döndürmek için sabırla çalışıyor. Aslında Rabbimiz hepimizin içine böyle bir GPS programlamış, adına vicdan diyebiliriz, sağduyu diyebiliriz, fıtrat diyebiliriz, önemli değil, o da bize doğru yolu fısıldıyor her zaman ama kaçımız onu dinliyoruz ki?

Bir gün öncesinin yol yorgunluğu, birkaç haftadır süren yoğun çalışma temposunun birikimine rağmen yolculuğum iyi geçiyor. Maryland sınırları içinde otoyolun ortasında bir ada gibi yapılmış 2 dinlenme yeri var, birisi bakım sebebiyle kapalı idi, diğerinde kısa bir mola verdim. Önce neden alıştığımızın tersine otoyolun sol tarafından çıkıp dinlenme tesisine girdiğimi merak ettim, sonra karşı yönden gelenlerin de aynı şekilde yolun solundan tesise girdiklerini fark edince uyandım. Ortada ada şeklindeki tesis otoyolun iki tarafına da hizmet veriyor. Her iki tarafa da birer inşaat yapmak, aynı dükkanları 2 tarafa da açmak, trafiğin tek yönde yoğunlaştığı tatil zamanlarında bir taraftakiler boş dururken diğer taraftakilerin başa çıkamadıkları bir taleple karşılaşmaları gibi sorunlara iyi bir çözüm olabilir. Ancak otoyoldaki diğer dinlenme yerleri böyle değildi.

Kısa bir süre Delaware Eyaletine giriyorum, bir köprü geçecek kadar. Sonra Pennsylvania ve nihayet New Jersey. Yol çalışmaları sebebiyle trafik epeyce yavaşladı. Saat 19:30’da İmran’la Busch Kampüsteki evinin önünde buluşuyoruz, kucaklaşıyoruz.Rutgers Üniversitesi büyük ve yaygın bir alanda birkaç kampüs şeklinde yapılanmış.

Bir doktora öğrencisi arkadaşı bizi yemeğe götürmek istemiş. Önce arabayı diğer kampüsteki park yerine bırakmamız gerekiyor, İmran’ın kaldığı evin önündeki park yeri müsait ama yarın çok misafir törene araçlarıyla geleceği için diğer kampüste park edecekler ve otobüslerle Busch Kampüsteki tören çadırına gelecekler. Önce aracı oraya park ediyor, sonra uzakça bir yerdeki İstanbul Lokantasına gidiyoruz, kaliteli güzel bir yermiş, Türk usulü kebaplar ve tatlılar var, saat zaten 20:30 olmuş, ben çorba ve salata ile yetiniyorum.

Bizi getiren doktora öğrencisi bir başka arkadaşını New York Havaalanına götürmek için söz vermiş, izin isteyip yola düşüyor. Ben de kahvemi içtikten sonra bir taksi çağırmalarını istiyorum, Elazığ’lı bir sürücü geliyor, ABD’ye gelişinin hikayesini anlatıyor bize yolda. Saat 22:30 oldu, çay içmek için bile çok uykuluyum ama İmran bir arkadaşını davet etti, tanışmak, sohbet etmek için bizi bekliyormuş. Onunla da gece yarısına kadar konuşuyoruz.

19 Mayıs Pazar
Dinlendirici bir uykudan sonra sabah banyosuyla tazeleniyoruz, İmran kahvaltıda heyecanlı olduğu için fazla bir şey yiyemedi. Tören için kurulmuş çok yüksek tavanlı, yanları tamamen açık, çelik iskeletli “çadıra” yürüyoruz, yağmur hafiften çiseliyor, yağmurluğumu getirmiştim ama almak istemiyorum. Rutgers Üniversitesinin tüm lisansüstü öğrencileri diplomalarını buradaki törenle alacaklar. İmran törenle ilgili bilgi ve belgelerin verildiği kuyruğa girerken ben önlerde bir yer tutmaya çalışıyorum. Yağmur hızlandı, soğuk bir rüzgar da esiyor. “Graduate School” Dekanı törenin başlamasına yarım saat kala misafirleri yerlerine oturmaya davet etmeye başlıyor, son 20 dakika, son 10 dakika, son 2 dakika derken saat tam 10’da töreni başlatıyor, herkes yerine oturmuş durumda, velilerin ellerindeki fotoğraf makineleri ile en ön sıradakilerin önüne geçmelerini engellemek için de görevliler var ve herkes onların kibar ikazlarını dinliyor. Zaten tribün yok, en önde hocalar, arkada diplomasını alacak öğrenciler, arada bir boşluk ve biz misafirler aynı seviyedeyiz. Tören kürsüsü yüksekte, trafik akışı iyi düzenlenmiş. Dekan kısaca akışı anlatıyor, anonslarda nerede alkışlayacağımızı hatırlatıyor ki zaman iyi kullanılsın. Öğrencilerin yetişmesinde ve törenin hazırlanmasında emeği geçenlere (en üstteki akademik yöneticiden en mütevazı hizmet personeline kadar) teşekkür ediliyor. Rutgers Üniversitesinin 100’den fazla ülkeden 20 bini aşkın lisansüstü öğrencisi var, bugün 800 civarında mezun veriliyor, kitapçıkta hepsinin ismi ve programı yazılı. 247. Mezuniyet Töreni, ne kadar kıskandım!

Tören konuşmaları yok, bu harika, çünkü bizim törenden sonra 300+ km yolumuz var. Yüksek lisans öğrencileri programlarına göre gruplar halinde çağrılıyor, dünyanın dört yanından gelmiş, ilginç alfabeler ve seslerle isimleri yazılan öğrenciler isimlerinin nasıl okunacağını daha önce duyuruyu yapacak görevliye (teşrifatçı = marshal) söylemişler, o da notunu almış ama notu geri öğrenciye vermiş. Böylece sıra öğrenciye gelince o kağıdı tekrar görevliye veriyor, hem doğru isim okunuyor, hem de isim doğru okunuyor. Basit ama akıllıca.

3 noktada öğrencilerin profesyonel fotoğrafı çekiliyor, ayrıca video çekimi yapılıyor, bu sebeple tören sırasında fotoğraf çekmek için uğraşmaya gerek yok, zaten mesafe, açı ve ışık uygun değil. Türkiye’den çok sayıda öğrenci var, arkada bazılarının aileleri Türk bayrağı açtılar. Nihayet İmran’ın ismi okunuyor, Dekanın elini sıkıyor ve kürsüyü boydan boya geçip iniyor, üniversite amblemli özel hazırlanmış pano önünde fotoğrafı çekiliyor ve yerine dönüyor.

Doktora öğrencilerini sona bıraktılar, isimleri okununca tez hocalarının önünde eğiliyorlar, hoca sorguçlarını (“hood”) takıyor, kucaklaşıyorlar, Dekanın da elini sıkıp devam ediyorlar. Çok düzenli ve hızlı bir tören, bir saatte bitiyor, yan tarafta İmran’ın birkaç arkadaşı ile tebrikleşiyoruz, fotoğraflar çekiliyor, ne yazık ki daha fazla kalıp o günün ve birlikteliğin tadını çıkarma şansımız yok, neyse ki iyice hızlanan yağmur da ayrılışı kolaylaştırıyor. Öğle saatlerinde hemen yandaki stadyumda lisans öğrencilerinin de dahil olacağı toplu tören var ama bizim gitmemiz gerek, vedalaşıp hemen yandaki otobüse biniyoruz, diğer kampüsteki otoparka gidiyoruz. Uzun bir kuyruk, lisans öğrencilerinin aileleri stadyumdaki törene gidecekler. Duyurusu önceden yapılmış, yağmur yağsa da tören stadyumda yapılacak!

Biz arabamıza biniyoruz, doğru İmran’ın evine, toparlanıp yola çıkıyoruz. New Jersey – Maryland dönüşü 4 saat sürüyor, trafik oldukça iyi sayılır. Maryland’e girdikten sonra bir benzinciden biraz uğraşarak benzin almayı başarıyoruz, koca depo 35 dolara doluyor! New Jersey’de bizdeki gibi benzini çalışan elemanlar dolduruyordu ama mola yerinde çok kuyruk olduğu için almak istemedik. Çok yağmurlu bir havada başlayan yolculuk sıcak ve güneşli College Park Kampüsünde bitiyor, orada organizasyon farklı, tüm otoparklar bugün için ücretsiz ve halka açık, törenin yapılacağı modern kapalı spor salonuna çok yakın bir otopark bulduk. Az sonra Nihal ve Ferhan bize katıldılar, onlar Ekonomi Binası önünde fotoğraflar çekmişler, Elif, annesi ve abisini oradaki törene bırakmışlar ve hızla tören salonuna gelmişler. Fazla oyalanmadan Ferhan’ı içeri yolluyor, biz de tribünlerdeki yerimizi alıyoruz. Buradaki program akışı ve felsefesi ile epeyce farklı.

Saat 17’de önce hocalar, sonra öğrenciler belirli bir düzen ve disiplin içinde ve müzikle salona giriyorlar ve yerlerine oturuyorlar, yani bu da törenin bir ritüeli burada, epeyce bir zaman alıyor. Çünkü burada Bilgisayar, Matematiksel ve Doğal Bilimler Fakültesinin tüm lisans ve lisansüstü öğrencileri var. Açılış konuşmasını Dekan yapıyor ve evet bir din görevlisi dua ediyor! Güzel bir dua, metnine ulaşmak isterim. İki açılış konuşmacısı var. Birincisi Berkeley Fizik doktoralı, Nobel ödüllü bir profesör, monoton, heyecansız ve sıkıcı bir konuşma yapıyor, epeyce de uzun. Tamam ben yorgunluktan uyudum, yanımdaki genç adam ve gözüme çarpan diğer uyuklayan kişilere ne demeli? Ardından Biyoloji (Lisans) Bölümünü birincilikle bitiren bir kız heyecanlı, akıcı ve eğlenceli bir konuşma yaparak durumu kurtarıyor. Bu tören New Jersey’da olsaydı buraya yetişme şansımız olmayacaktı! Neyseki burada doktora öğrencileri ile başlıyorlar, 50 civarında doktora mezunu olduğu için Ferhan’a sıra çabuk geliyor. Her öğrenci için isim ve tez başlığı okunuyor, danışmanının da ismi okunuyor ve sorguç takma kısmına geçiliyor. Bazılarının tez başlığı koca bir paragraf, okuyan akademisyenin işi epeyce zordu! Tez danışmanı ile kucaklaşma burada da gelenek.

Doktora öğrencilerinden sonra sıra yüksek lisans öğrencilerine geldi. Burada akış Rutgers’daki gibi hızlı değil, belli ki tören uzun sürecek ama bizi ilgilendiren kısmı bitti aslında. Ferhan’a haber versem erken çıkabilir mi acaba? Bulunduğumuz tribüne yakın bir noktada ama onu buradan göremiyoruz. Yandaki boş tribüne geçsem, tam karşıdan işaret etsem olur mu? Şansımı deniyorum, onu tam karşıdan görüyorum ama dikkatini çekemiyorum, çok sürmeden görevli ikaz ediyor, “o kısım törene kapalı, lütfen orada durmayın”. Ben dışarı çıktım, çok geçmeden Elif’i, annesini ve apartmandan arkadaşlarını görüyorum, Elif’in töreni sadece Ekonomi doktora öğrencilerine yönelik olduğu için çabuk bitmiş ve hemen gelmişler ama Ferhan kürsüden inerken yetişmişler. Binanın dışı cıvıl cıvıl, aileler ve mutlu çocukları fotoğraflar çekiyorlar, kucaklaşıyorlar, tebrik ediyorlar, insanlar karşılaştıkları mezunları tanımasalar bile tebrik ediyorlar, güzel bir gelenek.

Ferhan bir ara dışarıya çıkıyor, lisans mezunlarının diploma töreni saat 20:30’a kadar sürecek, böylece biz günün ışıkları bitmeden fotoğraf çekme fırsatı buluyoruz.

Ferhan MIT doktoralı, sevimli Çinli tez danışmanı ile fotoğraf çektirmek istediği için bekliyoruz. Adamcağız tek öğrencisine sorguç takmak için 4 saatlik bir törene gelmiş, orada Ferhan’ın tezinin son halini okuyarak zamanı değerlendirmiş, çünkü son bir haftada 3 kıtada seyahat etmiş ve bu hafta içinde 2 kıtalar arası seyahati daha var!

Akşam oldu, kimse o şenlikli ve pozitif enerji dolu yerden ayrılmak istemiyor ama hepimiz acıktık, evde bizi annelerin bir gece önce hazırladığı mantı bekliyor. Onca arabaya rağmen dönüş trafiği bizi yormuyor, zaten ev yakın. Bu uzun, yorucu ve mutlu günü evde neşeyle yenen bir aile yemeği ile tamamlıyoruz.

Mevlam çocuklarımıza insanlara faydalı olacakları güzel işler yapmak nasip etsin, tüm dostların böyle güzel anlar ve anılar yaşaması dualarımla.

Erkan Türe, 21 Mayıs 2013

30 Kasım 2012

Çekirdekten Ağaca

M A Eyler

Kocaman bir tarla düşünün, elimizde hepsi birbirinin aynı görününen bir sürü çekirdek var. Bunları toprağa ektik ve gelişmelerini gözledik. Çoğundan cılız otlar ve dikenler çıktı, hiçbir işe yaramadan kurudu gitti. Bir kısmından fidanlar türedi, bir kısmı çiçek açtı ama meyveye dönmedi. Pek azı meyve verecek olgunluğa erişti. Bu ağaçların biri kocaman oldu, kökleri sabit, dalları semayı kapladı. Meyveleri her tarafa ulaştı. Şimdi "Bu ağaç da diğerleri gibi basit bir çekirdekti" dersek ne kadar anlamı olur? Ağacın ilk haline takılıp kalırsak, meyvelerini göremeyiz.

"kökleri sabit, dalları semayı kaplamış" (İbrahim 14:24)

İnsanlık tarihinin zirve noktası olan Efendimiz Muhammed (salat ve selam ona) görünüşte bizlerden biriydi, bizim gibi bir beşerdi. Ancak onun ortaya koyduğu muazzam eserleri ve ruhları inşa eden manevi meyveleri, sadece biyolojik bir varlığın sınırlarına sığdırmak imkansızdır. O, beşeriyetin dar kalıplarını aşan, küresel bir vicdanın mimarıdır.

Onun 23 yıllık tebliğ sürecini sadece yaşadığı dönemin coğrafyasına ve takvimine hapsedenler; "14 asır önce çölde yaşamış bir adam modern dünyaya mı yön verecek?" yanılgısına düşerler. Bu bakış açısı, bir ağacın toprağın altında çürüyen çekirdeğine bakıp, gökyüzüne uzanan dallarını ve her mevsim taze kalan meyvelerini görmezden gelmektir.

Doğru bakış, onun yaşadığı dönemin şartlarına takılmadan,

  • İnsanlık onuruna yaptığı eşsiz dokunuşu,
  • Cahiliyeyi medeniyete dönüştüren o büyük devrimi,
  • Evrensel ahlak ilkelerini nasıl kökleştirdiğini kavramaktır.

Getirdiği mesaj, zamanın ve mekanın dar koridorlarından sıyrılıp her çağın kalbine hitap etmektedir. İşte bu yüzden, aradan geçen 1400 yıla rağmen, hakikati arayan her vicdan bugün de aynı teslimiyetle haykırır:
"Sadaqte ve bil-haqqi nataqte"
Doğru konuştun, Hakkı söyledin


(On Dokuzuncu Mektup, Dördüncü İşaret'ten alınan ilham ile yazıldı)

13 Kasım 2012

GÜLÜMSE

Banu Çalış
Marmara Üniversitesi

Birçok acı verici hayal kırıklığı yaşamış olabilirsin,
Güvenin açıkta kalmış, Sevgin kıymet görmemiş, Emeğin görmezden gelinmiş olabilir…
Dünyanın bir çok sahteliğini fark etmiş bundan acı duyuyor da olabilirsin..
Yaşamak gerçeği değişmiyor, sonlanmıyor her ne yaşarsan yaşa, fark etmişsindir..
Öyleyse kabul et her şeyi ve kendini affet, tüm bunca yıllar boyunca olup bitenler için, inandığın için, ikna olduğun için, haince planlar yapamayacak kadar iyi niyetli olduğun için kendini gönülden affet…
Her zaman elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmadın belki, ama yaptıkların o gün ki şartların en iyisiydi hep biliyorsun.. Bu yüzden eksik olan ne varsa, yarım olan ne varsa, söylenmiş ve söylenmemiş ne varsa affet, affet ki için kendiyle çekişmeyi bırakıp huzura kavuşsun..
Sonra tüm diğerlerini affet, olmaları gereken zamanda orada olmadıkları için, söylenmesi gerekenleri sustukları için, haklı veya haksız canını acıtan tüm cümle ve eylemler için onları da affet, unutma ki onlar da kendi şartlarının en iyisiydiler…
Bugün kendin için huzur dile, ve bu huzur kimsenin veya hiçbir şeyin varlığına, sevgisine, davranışına bağlı olmayan bir huzur olsun..
Acıyı ve mutluluğu aynı anda içinde saklayabilsin bu huzur..
Dünyayı değiştiremeyeceğini bilsin..
İyilik kadar kötülüğün de variyetini kabul etsin..
Mücadeleyi doğru noktaya iyiliğe çevirsin..
İnsanların ne dediği, ne düşündüğü, neyi ne kadar doğru yapabildiklerini ne sorgulamak ya da yargılamaktan vazgeçsin..
Ya da dünyanın nereye gittiğini, ne sürede neyin var ya da  yok olacağını düşünmeyi boşversin..
Bugün kendine ve dünyaya içten bir gülücük gönder..
Sevdiklerine teşekkür,
Sevmediklerine ise bir sadaka olsun..
Yani diyorum ki sen varsan, görüp hissedebiliyorsan, o çok sevdiğin şehir, o çok sevdiğin sahil, o çok sevdiğin müzik… var,
Çok sevilen olabilmek içinse sadece sana ihtiyaçları var…
Gülümse ki var olduğunu hissetsin bu şehir..
Gülümse ki huzur dolsun, umut ve mutluluk koksun dünyamız :)

2 Kasım 2012

Nasıl "Bütün"leme?

Ömer Z Cebeci
Marmara Üniversitesi

Bu sene meslekte 40. yılım. Tevellüt 1950, BS 1972, PhD 1977, Profluk 1990. Birçok ortamda "en yaşlılardan biri" oluyorum ama burada kibarca "en kıdemli"...  Kıdemliler -bazen luzumsuz- eski olayları-bilgileri hatırlar. Bütünleme konusu mesela:

YÖK öncesi sadece Boğaziçi ve ODTÜ, yani, o zamanki tabirle “Amerikan uşakları”, bütünleme hakkı vermez, diğer gerçek üniversitelerde büt (öğrenciler böyle kısaltıyor) tartışılması bile akla gelmeyecek doğal bir “süreç” idi. Süreç idi, çünkü o gerçek üniversiteler her sene hepsi birden 1 Kasımda derse başlar (sadece ders, profesörün oturduğu kürsüden, kayıtlı 1000 küsur öğrenciden 150 kişilik amfiye tıkışmış olan 200 cemaate, hoca efendinin vaaz etmesi şeklinde, Aralık-Ocak devam eder (yarıyıl bitti demeyin, yarıyıl diye bir şey olmaz,  ders yılı bölünemez bir bütündür, bölenler bölücüdür, bölücülerin başı da artık Imralıdadır). Şubat tatil, Mart-Nisan-Mayıs ders, Haziran “imtihanlar”. Finaller değil, imtihanlar, çünkü başka sınav-ödev-proje gibi değerlendirme araçları delikanlılığın raconuna ters, “tahrimen (harama yakın) mekruh”. Tek atımlık namludan doldurma barutlu tabanca! Yegane not o kağıttan harbiden aldığı not.

Haziranda geçemeyenlere Ekimde büt sınavı, bu kağıttan aldığı not ile geçerse Kasımda üst sınıfa devam, geçemezse Şubatta bir büt daha, yine geçemezse artık geriden gelen yeni sınıf diğer öğrencilerle Haziran-Ekim-Şubat sürecine devam. Hukuk, Siyasal, Fen ve Edebiyat Fakültelerinde olduğu gibi Tıp ilk 4 yıl hastane öncesi derslerinde (ve Ensar Hocadan anlaşılan İTÜ’de de) bu böyleydi!

Çocuk bir ders yılı okumuş-okumuş Haziranda birkaç saatlik bir yazılıya girmiş, yapamadıysa yazıktır, biraz daha çalışsın bir de Ekimde girsin bari. En son bir de Şubat olsun! Aslında çocuk bir ders yılı filan okumazdı, Mayısta ders çalışmaya başlayanlar sınıfı geçer, Haziranda çalışmaya başlayanlar derslerin yarısını geçer, kalanları da Ekimde temizlerdi. Ben ortaokuldayken Siyasalda okuyan bir akrabamız Mayıs ve Eylül sonu kafasını kazıtıp fiyakasını bozardı ki sağa sola takılmasın, evde oturup mecburen ders çalışsın diye.


1982 den itibaren YÖK üniversiteleri yoklamaya koyulunca “Yok kardeşim, yıl yok yarıyıl var, sadece sene sonu sınavı yok bir de vize var!” diye ferman buyurup bunu herkese duyurdu. Zaman zaman “Ferman YÖK’ün Üniversiteler bizimdir” türküsünü çığıranlar bu hususta Mehter Marşını tercih ettiler. Yüzde payı 30-20-15 olarak aşağılanmış zoraki bir vize ve aslanlar gibi “final”. Tabii, büt ayrılmaz bir cüz olduğundan aynen devam. Lakin bir de yarıyıl bidatı çıktı. Haziranda çakıp Ekime kadar çalışmaya vakit yok ki! Şubatın ilk yarısı finallere girdin, ikinci yarısı bütlere giriyorsun, ne zaman çalışıp nasıl geçeceksin? Ama olumlu bakmak lazım her şeye. Bak ne güzel, kafayı bir kez kazıtıyorsun, hem finallere hem de bütlere giriyorsun!..

Marmara Mühendislikte biz kimseye çaktırmadan “Amerikan uşaklığı” icabı bütsüz, atılmalı eğitim yapıyorduk. Vaziyet anlaşılıp konu Senatoda görüşülürken bir dekan “Bütsüz olur mu, içimizde büte kalmamış kimse var mı?” dedi. Ben de “Ne okuduğum, ne de okuttuğum hiçbir okulda büt yoktu ki!” diye ama tabii ki içimden söylenmiştim. Sonra birkaç sene kerhen büt yapmıştık ama “top geçer adam geçmez” taktiğiyle. Son yıllarda oh tekrar kurtulduk zannediyorduk ki, ahir ömrümüzde YÖK öpüverdi. Ama biz daha önce de Marmara Senatosu tarafından öpülmüştük. Ben asıl Boğaziçi, ODTÜ gibi hiç öpülmemişleri merak ediyorum.

Konuya bir nükte ile başlayayım. “Bütünleme var mı?” diyen öğrencilere, “Evet, var, bütün dersi tekrar aliyorsunuz, öyle sadece final sınavi filan degil, dersi, ara sınavlarını, ödevleri, projeleri, bütününü… Bütünleme budur, diğeri kandırmaca!” diyordum.

Diğer bir Amerikan uşaklığı da kredili sistem –yani pis kapitalist sistem, ismi üstünde kredili, Yahudi bankacı sistemi. (Bu sistem komünist ve faşist sistemlere karşı icat edilmiş bir bidattır. Herkes ayni programı – aynı hızda takip eder kardeşim. Takip edemeyen gider Sibiryada taş taşır, toplama kampında kemik toplar). Kredili sistemde de bir şablon vardır ama herkes her dönem o şablona uymak zorunda değildir. Amaç, şablona uymayanları da, belki 5-6-7 yılda, ama fazla F almadan mezun etmektir (Amerikan veledi her derse-krediye para verdiği için “devletin malı deniz” gibi görmez, geçemeyeceği derse kaydolmaz zaten)! Birisinin hızı kesildi, normal yük fazla geliyor ve F alıyor; hemen yükünü azaltır, yazlara da yayar, veya  mezuniyeti gecikir, ama bir dolu F olmaz transkriptinde. Bir diğeri bu dönem bir engeli vardır (mesela babası ameliyat oluyor, çocuğun dükkanda daha fazla durması lazım), sadece önşart zincirindeki dersleri alır, diğerlerini babası iyileşince telafi eder (şablonda son yarıyıl  dersleri azdır ki telafi edeceklere imkan olsun). Böylece mezuniyeti uzamaz, hiç F almaz ve boşuna para vermez, sistemi meşgul etmez!

Bizim Marmara’daki gibi yarıyılda 9 ders aldırarak kredili sistemi maymuna çevirmek kimsenin aklına gelmemiştir (Daha önce Milli Eğitim liselerde kredili-seçmeli ders sistemi denemişti. Ama bu namert sistem 15 derslik programlarla çalışmadığı için mundar olduğu anlaşılarak terk edilmişti. Türk ve de Milli Eğitim çalışkan Türk çocuklarını dönemde sadece adam gibi 5 ders okutarak kandırmaz, damardan 15 ders, Türk varlığına armağan olsun)! Yazılıyor Marmaralı müstakbel mühendis tekmili birden 9 derse, nasıl olsa “devletin malı”. İlk hafta hocaları görünce 3 dersi gözüne kestiriyor, “bunları geçerim” diyor. 3 tane de “bu derste bu hocadan not alınmaz, bir başka bahara kalsın” deyip hemen bırakıyor. Kalan 3 derse de dönem boyu biraz asılıyor, masrafı kurtaranlara devam ediyor, dönem boyu külfeti artanları da bırakıveriyor.

Son olarak, Erkan Hocama özel, ama herkese genel bir not. Yıllar önce bir TV oturumu: YÖK üyesi ve Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof Burhan Şenatalar, Yıldız Rektörü ve UAK Başkanı Prof Ayhan Alkış, TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Dr. Tayyar Altıkulaç ve moderatör; hepsi gayet ılımlı kişiler. Ilımlı başladı ve kavgayla bitti. Benim büyük oğlum “Yahu bu YÖK en ılımlı insanları bile zıvanadan çıkarıyor!” demişti. YÖK Başkanı kaç kez değişti ama demek ki, YÖK’teki radyasyon herkesin hard diskini silip aynı formatı çekiyor ki sonuçta dışarıdan bakanlara göre bir değişen olmuyor!

Akgünlere selametle (1973 Ecevit - Erbakan koalisyonunun sloganı)


8 Aralık 2009

Güneydoğu Anadolu Gezisi

Erkan Türe
İstanbul Şehir Üniversitesi

Sabah erken saatlerde Atatürk Havalaminanına gidiyoruz. Istanbul trafiği bu karanlık saatlerde sorunsuz! Önceki gece Bolu’dan gelen Nihat ve Fatoş’la beraber heyecanlı ve neşeli bir tura başlamaya hazırız.

1. GÜN (30 Ekim 2009 CUMA) HARRAN – URFA

Saat 9’u biraz geçe Şanlıurfa Havaalanına indik. Rehberimiz ve tur otobüsümüz bizi bekliyor. Yarım saat içinde herkes otobüsteki yerini alıyor, ancak arka sıra ortadaki tek koltuk hariç her yeri dolu olan bu 27 kişilik otobüsün bagaj kapasitesi çok kısıtlı, yolculuk boyunca sorun olacağa benziyor.

Hava yolculuk için çok müsait, rehber konuşkan ve iyiniyetli ama hitabeti akıcı değil. Şanlıurfa’nın merkezine girmeden Harran Antik Kentine yöneliyoruz. Harran Kalesinin önündeki alanda park edip antik kenti hakim bir noktadan görebileceğimiz bir yükseltiye tırmanıyoruz. Ne yazık ki düşük bir kodda kalan Harran Ulu Cami ve Harran Üniversitesi kalıntılarına uzaktan bakmakla yetiniyoruz, esasen hala eski heybetini hatırlatan bir kısmı ayakta kalmış minare dışında fazlaca görülecek bina kalmamışa benziyor. Geniş bir alan kazı yapılmak üzere çevrilmiş ama bir çalışma yapılmıyor. Sert rüzgarda ayağımızın altındaki çorak toprak öyle kolay parçalanıp dağılıyor ki burada yapılan binaların nasıl dayandığına şaşırıyorum.

Köye yürüyoruz, tozlu sokaklarda atık sular açıktan akıyor, görüntü kötü, küçük çocuklar etrafımızı sarıyor, hepsi birşeyler bekliyor, gerçek mi, sembol mü anlamadım, kalem istiyorlar! Konik kubbeli tarihi Harran evleri antik kentteki bina ve çevre duvarlarını taşlarından yararlanılarak yapılmış. Özellikle kubbe mimarisi ve işçiliği dikkati çekiyor. Duvarla çevrilmiş bir avlu içindeki bir grup oda ziyarete açılmış, çaylar hediye, alışveriş yapmak isteyenler için yöresel el ürünleri satılıyor. Ben önden çıkıp tura dahil edilmeyen kaleyi hızla gezmeyi planlıyorum. Şehir surlarının kalıntılarından açılmış bir aralıktan geçip koşarak tırmanıyorum, geniş boş, yıkık salonlar, alanlar toprak ve moloz dolu bekliyor, neden geziye dahil edilmemiş belli. Bir yıkık minareye tırmanıp grubun otobüse dönüşünü gözlüyorum ki geç kalmayım ama yanlış otobüsü gözlemişim, meğer herkes toplanmış beni beklemeye başlamış, koşarak otobüse dönüyorum! 

Harran gezisinin ardından Urfa şehir merkezine hareket ediyoruz. Beş yıldızlı Ruha Otelinde kalacağız ama önce otel yakınında tarihi havuzların, camilerin, makam-ı İbrahim’in olduğu geniş alana biraz yukarıdan bakan lokantada yemek molası veriliyor. Yemekten sonra Balıklı Göle iniliyor, (göl denildiğine bakmayın uzun ve dar bir havuz, içinde “kutsal” balıklar kaynıyor!) Güneyimizdeki Halil-ür Rahman Camisi çok eski bir kiliseden çevrilmiş, çan kulesi hala duruyor. Ibrahim Peygamberin az ileride duvar gibi yükselen ve üzerinde de Şanlıurfa Kalesinin surları olan tepeden ateşe atıldığında düştüğü yere yapıldığı düşünülen mekanda yapılmış küçük bir cami ve yanında ziyaret yeri. O’na bakarak rehberin Hz. Musa’nın hikayesiyle karıştırarak anlattığı Ibrahim Peygamber ve Nemrut kıssasını dinlerken solumuzdaki (doğu tarafındaki) Rızvaniye Camisini de soruyorum, “ha o mu o tarihi bir yapı değil, 1700’lerde yapılmış” diyor! Güzel ülkemde 300 senelik eserler tarihi bile sayılmıyor ama bu bölgede bu bakış açısı şaşırtıcı değil, en eski kiliseler, tarihi bilinmeyen Roma dönemi kalıntıları burada karşımıza çıkacak. Bu arada yağmur çiselemeye başlıyor, gezinin bundan sonraki bölümünde bizimle sık sık birlikte olacak yağışlı hava, öyle ki Urfa’dan ayrıldığımız gün (bizden sonra) şehrin bazı yerlerini sel bastı ve can aldı. Güzel ağaçlarla ve düzgün yürüyüş alanlarıyla dikkati çeken bu tarihi alanda ıslanarak önce Ayn Zeliha Gölüne (Havuzuna) geçiyoruz, İbrahim Peygamber Makamı ve Mevlid-i Rahman Camisine yürüyoruz. Kalenin üzerine oturduğu dik tepenin dibinde derin bir mağaranın önündeyiz. Derin bir hücreden içeriye mağaranın derinliklerine bakıyoruz, burası İbrahim Peygamber Makamı. Çok küçük olan Mevlid-i Rahman Camisinde 120 seneyi aşkındır devam eden ilahi ve zikir varmış, değerli dostumuz psikiyatri doçenti Medaim Yanık o zikri sabah namazından sonra dinlememi tavsiye etmişti, (ertesi gün sabah namazından sonra da gelip biraz dinleyeceğim ama) şu anda da (ikindi namazı sonrası) içeride küçük bir halka oluşmuş, ilahiler okuyorlar. Bu küçük tarihi belirlenemeyen caminin yanına vakit namazları için yine tarihi mimari tarzında büyük bir cami yapılmış. Hemen arkamızda Bediüzzaman Hazretlerinin ilk defnedildiği mekan var. Hızlanan yağmur altında biraz daha doğu yönüne yürüyor ve Bedesten, Sipahi Pazarı ve Gümrük Hanını hızlı adımlarla geziyoruz, içerisi her türlü dükkanlarla ve ürünlerle dolu tarihi kapalı çarşılar, avluları ve ilginç taş mimarisi ile ilgi çekici ama vakit o kadar az ki. Küçücük dükkanlarda açıkta tütün satılıyor, demek sadece bunu satarak geçim oluyor! Gruptan bazıları için asıl ilgi çekici kısım burası, dolu dolu alışveriş yapıyorlar. Biz kaleyi de hava kararmadan gezeceğimiz için buluşma yerine dönüyoruz, yağmur sebebiyle dış mekanlarda, ağaçların altındaki havuz kenarlarındaki masalarda oturmak mümkün olmuyor, tepenin dibine, kayaların yanına kadar girecek şekilde yapılmış bir kapalı yerde kahvemizi içiyoruz, dışarıdaki tarihi çınarların altında (alışverişçileri de toparlayıp gelmek için epeyce uğraşan) rehberi bekliyoruz. Kaleye çıkış lokantadan görüldüğünden kolay oluyor, basamaklar ve dönüşler eğimi azaltacak şekilde yapılmış. Oradan şehrin eski ve daha uzaktaki yeni mahallelerini kuş bakışı seyrediyor, fotoğraflar çekiyoruz. Yerel rehberimiz yanımızdaki 2 sütunu İbrahim Peygamberi fırlatmak için kullanılan mancınıkla ilişkilendiriyor. Her tarafta görülen düz damlı Urfa evlerini işaret edip yazın damlarda uyuduklarını kast ederek aşağıda görülen kalacağımız El Ruha otelini gösterip “Siz 5 yıldızlı otelde kalıyorsunuz, bizim sonsuz yıldızımız var” diyor. Arka tarafında eskiden savunma hendeklerinin olduğu kısmın derinliği insanı ürkütüyor, orası artık sokak olmuş ve hemen karşıdaki evlerle kaleyi birbirinden ayırıyor. İnişi kalenin dik ve dönerek inen tünel şeklinde merdivenlerinden yapıyoruz. Artık otele geçebiliriz. Gerçekten çok güzel bir otel, hemen yerleşip yatsı namazı için Mevlid-i Rahman Camisine koşuyoruz. Hanımlara ayrılan kısım camiden tamamen ayrı ve uzakta yapılmış! Hanımların aklı biraz tarihi çarşıda kalmıştı ama kısacık günlerde dükkanlar yatsıdan önce kapanmıştı. Fatoş’ların kaldığı otel ayrı, şehrin içinde uzun bir yürüyüşle onu oteline bırakıyoruz, yol üzerinde Ulu Caminin yanından geçiyoruz ama avlusu bile kapalı tabii. Yine yürüyerek El Ruha’ya dönüyoruz, yemekten sonra kahvemizi içerken günün yorgunluğunu fark ediyoruz. 

Sabah namazını Halil-ür Rahman Camisinde kılmaya niyetlendim ama bu bölgede sabah namazının Şafii mezhebine göre çok erken kılındığını düşünemedim! Tarihi camide 3 kişilik bir cemaat oluyoruz, namazdan sonra zikir ve ilahileri dinlemeye eski Mevlid-i Rahman Camisine yürüyorum, Makam-ı İbrahim’e yine uğramak istedim. O daracık mekan tıklım tıklım dolu, İran kıyafetli bir Molla Farsça yüksek sesle dua ediyor, cemaat amin diyor, içeride oksijen kalmamış gibi, biraz da yan tarafta ilahi dinleyip otele dönüyorum, uzun bir gün bizi bekliyor, kahvaltı edip hazırlanmak gerek. Akşam bazıları “Sıra Gecesine” katılmış, kimileri yemek yerine dışarıda ciğer kebap yemiş, herkes birbirine yaşadıklarını anlatıyor.

Konaklama: URFA

İbrahim Peygamber Makamı, Urfa

2. GÜN (31 Ekim 2009 CUMARTESİ)
MARDİN – DARA - MİDYAT - MOR GABRIEL MANASTIRI - SAVUR 

Kahvaltıdan sonra güzel otelimizden ayrılıyoruz ve Mardin’e doğru hareket ediyoruz. Uzun bir yolculuktan sonra Mardin’e ulaşıyor, şehre girmeyip doğruca Süryaniliğin önemli mekanlarından birisi olan Deyr-ül Zeferan Manastırına geçiyoruz. Manastıra kadar olan yolda ne yazık ki temiz tuvalet bulunmayacağı için 3 saate yakın yolculuk boyunca kısa bir yakıt molası dışında durmuyoruz. Manastırda herkes önce ihtiyaç gideriyor, kafeterya kısmında içerideki grubun çıkmasını bekleyip yağmur altında küçük bir yokuşu tırmanarak manastıra giriyoruz. İçeride sadece iki odada bir manastır görevlisi tarafından kısa sunumlar yapılıyor, biraz da rehber bilgi veriyor. Manastırdan alabildiğine uzanan kıraç bir coğrafyaya bakılıyor. 

Buradan Mardin’e dönüyoruz. Kırklar Kilisesi, Mardin Müzesi, Zinciriye Medresesi, Ulucami, Ptt Evi gibi Mardin kültürü ve mimarisi ile özdeşleşmiş yapıları gezdikten sonra öğle yemeği. Yemeğin ardından Mardin’in dar sokaklarının keşfi ve sonrasında Mardin mimarisi ve çok renkli kültürlülüğünün en güzel simgelerinden birisi olan bölgenin en büyük ve etkileyici antik kentlerinden Dara’yı geziyoruz. 

Antik Kent gezisi sonrasında Midyat’a doğru devam diyoruz. Midyat gezimiz Mor Gabriel (Deyr-ül Umur) Manastırı, yakın zamanda Sıla dizisi çekimlerine evsahipliği yapan Devlet Konuk Evi, Midyat sokakları ve telkari işçiliğinin özel örneklerinin sunulduğu çarşıyı kapsıyor. Öğle yemeğinin ardından Midyat’tan ayrılıyoruz ve büyük bir kısmı metruk durumda olan, taş yapılarıyla etkileyici bir atmosfere sahip eski bir Süryani Köyü’nde fotoğraf molası veriyoruz. Sonrasında minyatür Mardin diyebileceğimiz Savur kasabasına ulaşıyoruz. Kasabanın dik sokakları bizi geleneksel mimarideki konaklardan birine ulaştırıyor. Burada bir Savur Evi’ne misafir oluyoruz. Yorgunluk kahvelerimizi içip, Savur’u gezdikten sonra misafirperver Savur’lulara veda ediyoruz. Günün son gezi noktası olan Kasımiye Medresesi’nin ardından akşam yemeği ve konaklama için otelimize geçiyoruz.

Konaklama: MARDİN

Malabadi Köprüsünde

3. GÜN (1 Kasım 2009 PAZAR)
MARDİN – HAH (ANITLI) MERYEM ANA KİLİSESİ – ZAZ (İZBIRAK) – HASANKEYF – MALABADİ KÖPRÜSÜ – DİYARBAKIR

Kahvaltı sonrası erken hareketle konakladığımız otelden ve Mardin’den ayrılıp yola çıkıyoruz. Gün içerisinde Süryanilerce kutsal sayılan Tur Abdin Bölgesi’nde Hah (Anıtlı) Meryem Ana Kilisesi ve Zaz (İzbırak) Köyünü gezip Dicle Nehri üzerine kurulu ünlü Hasankeyf’e sadakatlerimizi sunmak üzere yola devam ediyoruz. Yapılmakta olan Ilısu Barajı Gölü altında kalacak bu etkileyici manzarayı belki son defa görebileceğimiz için tadını çıkartıyoruz. Öğle yemeği Hasankeyf’de. Yemek sonrası Hasankeyf’ten ayrılıp Diyarbakır’a doğru yola koyuluyoruz. Etkileyici Malabadi Köprüsünü de görüp Batman üzerinden Diyarbakır’a ulaşıyoruz. Akşam yemeği ve alışverişin ardından 20:00 itibarıyla evimize dönmek üzere Diyarbakır Havaalanına geçiyoruz.


2 Aralık 2009

Medine'de iki gün

Murat Mercan
AKP Milletvekili

1 Aralık Salı -- Medine... Allahin Resulune kucak acmis sehir. Sanki bu ozelligini hic kaybetmemis gibi... Peygamberin sehri tum ziyaretcilere kucagini aciyor... Mekkeden cok farkli... Daha temiz daha tertipli...

Burasi da hayatini Namaza endekslemis. Dunyanin bir cok sehrini gordum ama ibadetle ticaretin bu kadar ic ice gectigi, hayati domine ettigi bir sehir gormedim. Burasi insanin kendisini hic te yabanci hissetmeyecegi bir sehir...

Bugun de sakin Medine. Hacilar daha gelmediler. Mescidi Nebevi dunyanin en buyuk mescidi mi bilmiyorum ama herhalde Beytullahtan sonra en cok cemaat buradadir. Hele sabah namazi... Namazdan yarim saat once gittigimizde Mescid doluydu. Ne burada ne de Mekkede okunan ezanlar bizim alisik oldugumuz makamlarda okunuyor. Sanki bana Turkiyedeki ezanlar daha etkileyici gibi geldi.

Ama Kur'an oyle degil. Biz sabah namazi dusunun ki yarim saat suruyor. Medine imamlari da Kur'ani cok guzel okuyorlar. Abartidan uzak, anlamasaniz bile icinizde hissediyorsunuz Allahin kelamini. Keske bizim imamlarimiz burada en az alti ay egitim gorseler.

Kahvemi icerken bu satırlari yaziyorum. Kahvede TV yayini var. Kur'an kanali acik. Tum kahveye yayin yapiyor. Hayatin tam icinde Kutsal kitap.

Burasi medeni bir sehir. Medeniyet kelimesi buradan mulhem. Medineyi cok seviyorum. Medine ah Medine. ResulAllahin muhrunun oldugu kutsal sehir.

Madina


Medine ah Medine...

Mescid-i Nebevi sanki Allah'in Resulunun izlerini hala tasiyor. O kadar gorkemli o kadar kucaklayici ki.


Kac kapisi, kac minaresi oldugunu bilmedigim bu Cami dunyanin belki de en temiz camisi. Surekli ilaveler yapilmis Camiye. Ama insicam hic bozulmamis. Kac stadyum buyuklugunde acaba. Muthis bir armoni muthis bir estetik. Gozunuzu tirmalayan hic bir sey yok. Caminin icinde butun halilar ayni. Kabede mermerlerin uzerinde namaz kilmaya alismis insan icin buyuk nimet halilarin uzerinde namaz kilmak. Onbinlerce insanin ayak bastigi, binlerce insanin uzerinde uyudugu halilarin temizligi hep dikkatimi cekti. Cami hep kendine cekiyor insani.

Namaz vakitlerinden once cami avlusundan akin akin insanlarin Ezanin cagrisina kosmalarini seyretmek insanin Ruhunda siir lezzeti birakiyor. O ne kosusturma ya Rab...

Cami avlusu deyip gecmeyin. Bembeyaz mermerlerle kapli bu avlu Caminin dort bir yaninda ve cok buyuk. Alabildigine hareketli. Ve temiz. Bu kadar insanin ayak bastigi bu avlunun temizligi de ResulAllah'in bereketi.

Mescidi Nebevinin dogusunda Cennet-ul Bakî. Hz. Fatima ve sahabelerin evleri ve mezarlarinin oldugu bahce. Duvarlarla kapli. Ziyaret yasak. Duvarin onunde "hediye" karsiligi Dua okuyanlar estetigi bozuyor. Tum yasaklara ragmen duvarin onunde dua edenleri gormek mumkun. Iranlilar daha Medineye gelmediler. Onlar geldikleri zaman Cennet-ul Kubra duvarinin onunde aglayanlari, agit yakanlari gorebilirsiniz. Suudi polislerle arada cekismeler oluyor dogrusu.

Insanoglu gereksiz kutsallastirmalara cok yatkin. Anlamakta zorlaniyorum...

Burasi Medine. ResulAllah'I bagrina basmis. Bu Mescid O'nun mescidi. O'nun secde ettigi yerde secde yapmak duygusu insani muthis etkiliyor. Allah'in Resulunun ve arkadaslarinin ayak bastigi yerlerde yurudugunuzu dusunebiliyor musunuz?

TV de Kur'an okunmaya devam ediyor. Ve ben Turk kahvesi iciyorum.



Medineliler ResulAllah'a ensarlik yapmislar. Sanki ayni huylari devam ediyor. Alisverislerinde bile bir yumusaklik bir sukunet ve kalite var. Ama pazarlik yapmayi unutmayin. Burada Peygamber pazarligi yapmak lazim.

Cami avlusunun etrafi Minarelerin estetigini bozmayacak yukseklikte binalarla dolu. Hepsi otel ve alis veris merkezi. Hic bir bina gozu tirmalamiyor. Binlerce dukkan var. Kimisi Turkun. Kimisi Araplarin, kimisi Pakistan, Afgan, Ozbek, Yemenlilerin dukkanlari. Hemen hemen hepsi az cok Turkce biliyor. Sakin dukkanlarda Ingilizce konusmayin. Turkce anlasabiliyorsunuz.

Medinede hic bir Musluman yabancilik cekmez. Kimseye de bu gozle bakilmiyor. Sanki herkes Medineli. Yani Ensar. Keske bir Medineli bir dostum olsaydi.

Insanlarin hepsi guleryuzlu. Sempatik. Sevimli. Sanki buradaki insanlari coktandir taniyorum.

Hem Mekke de hem de Medinede cok guzel yuzlu insanlar gordum. Bu insanlarin yuzlerindeki Nur'a sahit oldum. Bakmaya doyamadim.

Mekkeliler de Medineliler de Allah dostuysa eger cok etkileyici. Hep seyretmek istiyorsunuz.

Ya Afrikalilara ne demeli. Dev yapilariyla asalet timsali. Elbiseleri belki eski, belki cok yoksullar. Ama asil ve Nur yuzluler.

Ya Endonezyali ya da Malezyalilar. Minyon tipler, ama tertemiz ve teslim olmuslar. Sessizlikleri size hep bir seyler soyluyor.

Afganlilar belkide yuzlerinde cok aci cekmenin kirisikliklarini en cok tasiyanlar. Onlarinda yuzlerindeki Nur eksik degil.

Burada hakim renk beyaz ve siyah. Bembeyaz elbiselere burunmus erkekler, siyah elbiseleriyle kadinlar bir renk cumbusu ve bir gorsel armoni. Her insan burada guzel.

Mescid-i Nebevide de Kabede oldugu gibi hemen hemen her vakit Cenaze namazi kiliniyor. Kilinmadigi bir vakte daha rastlamadim. Hayatla olum her yerde icice. Ama burada bunu hep hissediyorsunuz. Ne kadar cenaze olursa olsun tek namaz kiliniyor. Benim icin en guzel olum herhalde cenaze namazimin Mescid-i Nebevide kilinmasi olurdu.



2 Aralık Carsamba -- Bugun son gunumuz. Bir kac saat sonra Turkiye'ye donuyoruz artik.

Dun Mescid-i Nebevide ikindi namazinda Cenaze namazi kilinmadi. Bu seferimizde ilk kez oluyor. Medinede bir tek mezarlik oldugunu ogrendim. O da Cennet-ul Baki. Butun cenazeler oraya gomuluyor. Kabir ve olu konusunda bizim adetlerimizden farkli adetler var burada.

Dun Kuba mescidine gittik. Peygamberimizin Hicret ederken 12 gun kaldigi yer. Ve kendi elleriyle yaptigi ilk Mescid. Peygamberimizi Medinede ilk karsilayan ve agirlayanlar onlar. Kuba Mescidinin hemen yaninda bir kuyu var. Hz. Osman'in Peygamberimizin muhrunu dusurdugu kuyu. Tum aramalara ragmen bulunamamis Muhur. Bugun uzerini kapatmislar. Hurma agaclari var. Hemen karsisinda bir hurma bahcesi ResulAllah'in sevdigi bahce. Her yerde Peygamber izi.

Deve sutu icmek icin arkadaslar bizi Medinenin disina goturduler. Deve sutu ResulAllah'in tavsiye ettigi sut. Devenin yavrusu bir memeden sut emerken diger memeden sagdi bize Yemenli coban. Suzdu ve ictik. Deve sutu kaynatilmadan icilirmis. Uzerinde cokca kaymak olan bu sut kendinden sekerli.

Dunden itibaren Medinenin ziyaretcileri artti. Cok kalabaliklasti Medine. Bize ise artik yol gorundu. Hayat her yerde devam ediyor. Medineden hurma almayi unutmamak lazim. Hurma deyip gecmeyin onlarca cesidi var. Ne guzel yiyecek su mubarek. Hurmayi mutlaka bilen birinden almak lazim. Eger ihtiyac olursa size guvenilir bir isim verebilirim. Turkiye'ye de yolluyormus.

Artik ayrilik vakti geldi. Hem Mekkeden hem Medineden gozlemlerimi yazdim. Ne vesile oldu, neden yazdim bilmiyorum. Sizlerle bu coskumu ve heyecanimi paylasmak icin belki de. Dogrusu bu ziyaretimizde etrafimi gozlemlerken hep yazacak bir seyler aradim o gozle baktim.

Elbette baskalarinin gozlemleri farkli olacaktir. Gozlemlerimiz bizim gozlerimizin suzdukleri. Burada yanlislari ve cirkinlikleri gormekte mumkun. O acidan bakildiginda insan her yerde insan. Arap olmasi ya da Kur'an dilini bilmesi bir ayricalik olmuyor. Insan Nefsi ve Aklinin arasinda gidip geliyor. Anahtar kelime her halde Sirat-i Mustakim. Ve Sirat-i Mustakim olanlarla beraber olmak.