25 Temmuz 2026

Ayasofya: Ganimet değil, Emanet

M Akif Eyler

Dün Lozan Anlaşmasının 103. ve Ayasofya'nın cami olarak açılışının 6. yıldönümü idi... TC İletişim Başkanlığı tarafından “Fethin Nişanesi, Medeniyetin Kalbi: Çağları Aşan Mabet Ayasofya” paneli düzenlendi.


Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (TİBU) rektörü Mehmet Görmez'den, bu mâbedin çağları nasıl aştığı konusunda ilginç bir sunum dinledik:




Sunumda Öne Çıkan Başlıklar
  • Medeniyet Tasavvuru: Ayasofya'nın bir 'fetih nişanesi' ve İslam medeniyetinin bir parçası olarak 'emanet' bilinciyle korunması gerektiğini vurguluyor. Ayrıca, İstanbul'un İslam dünyası için bir 'külliye' ve 'nizam' şehri olduğunu ifade ediyor.
  • Ayasofya ve Kudüs: Fatih Sultan Mehmet'in fethini ve Ayasofya'nın İslam mabedine dönüşümünü, Hz. Ömer'in Kudüs'ü fethindeki hukuk ve adalet anlayışıyla ilişkilendiriyor.
  • Bir Kitap gibi: Ayasofya'nın insanlık tarihi, dinler tarihi, İslam tarihi ve Osmanlı tarihi açısından bir 'metin' gibi okunması gerektiğini belirtiyor. Hristiyanlığın Romalaştığı devirde, Aya (kutsal) ile Sofya (hikmet) kavramlarının ayrılmasına değiniyor.
  • Gelecek Vizyonu: Ayasofya'nın sadece bir ibadet mekanı olarak kalmaması, aynı zamanda ilim, hikmet ve marifet ruhunun yeniden ihya edildiği bir merkez olması gerektiğini savunuyor.
  • Kişisel Tanıklık: Ayasofya'nın ibadete açılması sürecinin zihinlerde 10 yıl süren bir hazırlık dönemi olduğunu kendi tanıklığıyla paylaşıyor.


Fatih'in söylediği Farsça beyit

Tarihçilerin kayıtlarına göre, mâbedi ilk yaptıran Roma imparatoru, "Ey Süleyman, şimdi seni yendim!" diyerek Ayasofya'ya girmiş. Aklınca yendiği kişi hem hükümdar hem peygamber, kıyasladığı yapı da Kudüs'teki Mescid-i Aksâ, Musevilerin ilk mâbedi.

Fatih Mehmed ise, Ayasofya'ya girerken tam tersi bir davranışla şu meşhur beyti okumuş:

Perdedârî mîkuned ber kasr-ı Kayser ankebût
Bûm nevbet mîzened der kal'a-î Efrâsiyâb

Anlamı
Kayser'in sarayına örümcek perdedâr olmuş
Efrâsiyâb’ın kalesinde baykuş nöbet* çalıyor

(*) "Nöbet" (nevbet) kelimesinin unutulmuş anlamı: Günün belirli zamanlarında belirli yerlerde, saray ve konaklarda, seferlerde çalınan askerî mızıka.

Beyte konu olan iki hükümdar, Roma'nın Sezar'ı ile Turan'ın Alper Tunga'sı. Mâbed Bizans'ın son devrinde o kadar bakımsızmış ki Fatih bu sözleri söylemiş. Fetihle birlikte bina asıl amacına döndü. Sonra Türkler de dinin aslından uzaklaşınca, yapı 80 sene boyunca müze oldu. Yine terk edilirse olacağı budur: metrûk yerler örümceklere ve baykuşlara kalır.


Kaynak: Neden Ayasofya?

Beytin Farklı Sürümleri

Birçok hikmetli sözlerde olduğu gibi, bu beyit için "orijinali şöyle" diyemiyoruz, çünkü çok sayıda varyasyonu, farklı okunuşu var. Mesela Kayser yerine Kisrâ, kasr yerine tâk, kale yerine kule diyenler olmuş. (Kaynak: Farsça Bir Beytin İzinde) Bu farklar ana fikri değiştirmiyor, hepsi şu ayetin bir tefsiri gibi:

kullu men ‘aleyhâ fân
Yeryüzündeki her şey fâni


21 Temmuz 2026

İstanbul ve iki deniz

M Akif Eyler

İki denizin bir araya geldiği yerde suların karışmadığını 40 yıl önce okumuş ve hayret etmiştim. Günlük tecrübemize göre, farklı özellikleri olan iki su kavuştuğunda hiç hareket olmasa bile karışır, ortalama bir hale gelir. Atlantik ve Akdeniz'in birleştiği Cebelitarık Boğazında böyle değilmiş, iki suyun arasında karışmayı önleyen bir engel (berzah) varmış!

Fransız deniz araştırmacısı Kaptan Cousteau, 1960'larda Cebelitarık, Kızıldeniz ve Atlas Okyanusunda dalışlar yaparak, Atlantik'in soğuk ve az tuzlu suyu ile Akdeniz’in sıcak ve yüksek tuzlu suyunun birleştiği sınır hattını görüntüledi. Suyun rengindeki, berraklığındaki ve hatta biyolojik çeşitliliğindeki ani kırılmayı kameralarla kaydederek bu doğa olayını görsel olarak tüm dünyaya sundu.

Atlantik ve Akdeniz böyle kavuşuyor ama asla karışmıyor

Rahman suresindeki şu iki ayet, tam olarak bu durumu anlatıyor:

19. İki denizi salıvermiş, birbirine kavuşuyor
20. Aralarında engel var, birbirine karışmıyor

Denizlerin karışmaması ve bu hakikatin Kuran-ı Kerim'de yazılmış olması, ikisi de çok ilginç. Fakat daha ilginci, İstanbul'da da iki denizin karışmadan kavuştuğunu öğrendim. Oğuz Borat Hocam, 2024 tarihli bir makale gönderdi:

KAVUŞMAK ÜZERE SALIVERİLEN İKİ DENİZİN KADİM HİKAYESİ
İzzet ÖZTÜRK, İTÜ İnşaat Fakültesi
Journal of Halal & Ethical Res. 6 (2): 114-130, 2024
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/4404910

Bu makale, Kuran-ı Kerim'de bahsi geçen "iki denizin birbirine karışmaması" olgusunu, modern okyanus bilimi ve akışkanlar mekaniği ışığında, Cebelitarık ve nehir ağızları gibi vaka analizleriyle inceleyen disiplinler arası bir çalışmadır. Ayetlerde geçen "berzah" kavramının fiziksel mekanizmasını, yoğunluk farkları, yüzey gerilimi ve haloklin tabakaları üzerinden açıklayarak kutsal metin ile bilimsel verilerin uyumunu göstermiştir.

Marmara ve Karadeniz kavuşuyor ama asla karışmıyor

İstanbul Boğazından geçen suyun miktarı ve hızı beni hayrete düşürüyor. İki denizi kavuşturan Boğaz'a bakınca, şehri besleyen balık dolu üst akıntıyı görüyoruz. Karadeniz'den gelen taze suyun ortalaması saniyede 14.000 ton, yaklaşık 1000 adet orta boy tanker. Fakat Karadeniz'in bu kadar girdisi yok, bu su nereden geliyor?

Cevap alt akıntıda: Üst akıntının yaklaşık yarısı (saniyede 7.000 ton) kadar ılık ve tuzlu su, diğerine karışmadan, sessizce kuzeye akıyor, dengeyi sağlıyor. Alt akıntı hiç olmasa, üst akıntının hızı azalır ve deniz çabucak kirlenirdi. Öztürk, iki akıntı arasındaki yatay engeli bilimsel olarak açıklıyor. Ayrıca, bilimsel yayınlarda dini metinlerdeki atıfların "bilimsel görünme" kaygısıyla bilinçli olarak göz ardı edilmesini etik bir sorun olarak değerlendiriyor.

Yapay zekadan bir inci

İstanbul Boğazı, Karadeniz’in böbreği, Marmara’nın akciğeridir.

Avrasya'nın devasa nehirlerinden (Tuna, Dinyeper, Dnister) sürekli olarak muazzam miktarda oksijeni zengin tatlı su ve bununla birlikte tortu, organik madde, balık ve mikro canlılar geliyor. Boğaz, hassas bir "biyolojik arıtma ve havalandırma sistemi" olarak bu iki denizi canlı tutmaktadır.

Hidrostatik Denklemler

Boğaz'da tuzluluk oranları %1.7 ve %2.7 (İ Öztürk)

meraklısı için

İki akıntıyı ayıran yaklaşık 25 m derinlikte iki taraf dengede, akış yok. Üstte yükseklik farkı, altta yoğunluk farkı ters akıntıları sağlıyor. Yoğunluk farkı %1 mertebesinde ise, bağıl yükseklik farkı da %1 olmalı. Yani Karadeniz tarafı yaklaşık 25 cm daha yüksek. (Bu fark mevsimlere ve rüzgara göre değişebilir)


12 Temmuz 2026

Zamansız Bir Özlemin Yedi Yılı

Sezgin Özaytekin

Yedi yıl. Özlem, zamanın içinde eriyip yok olan bir duman değilmiş; aksine, durdukça katılaşan, kemikleşen, göğüs kafesinin altında her gün biraz daha ağırlaşan pürüzsüz bir taşmış. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum.

Pertevniyal Lisesi’nin yüksek, gri koridorlarından dışarıya adım attığım gençlik günlerini hatırlıyorum. Cami bahçesindeki ulu ağaçların gövdelerine, kabukları incitecek kadar sertçe raptiyelenmiş Bugün gazetelerini. Rüzgâr estikçe kâğıtlar ağaçların teninde beyaz kanatlar gibi çırpınır, üzerindeki siyah harfler içimizde bir yerlere dokunurdu. Baskıcı rejimlerin, insan ruhunu tek bir kalıba dökerek dondurmak isteyen soğuk ellerine karşı, henüz adı konmamış bir çığ birikirdi içimizde. Erimeye yüz tutmuş ama henüz kopmamış bir çığ. O kâğıtlara, o harflere her bakışımda, içimde henüz yüzünü görmediğim bir adama, Şevket ağabeye doğru şahlanan saf bir tanışma arzusu uyanırdı.

Onunla karşılaşmamız, kaderin ince bir sızıyı dindirmek için seçtiği bir sürgün dönüşüne rastladı.

Sultanahmet’teki loş matbaa. İçeride mürekkep, eski kâğıt ve rutubet kokusu birbirine sarılmıştı. Büyük Gazete’yi binbir zorlukla, adeta parmaklarıyla kazıyarak çıkartmaya çalışıyordu. Bizse bir fırtınanın ortasındaki birkaç hevesli çocuk gibi, yardım etmek isterken aslında onun titiz dünyasına köstek oluyorduk. Ama o, bir baba ciddiyeti ve gösterişsiz   şefkatiyle katlanırdı acemiliğimize. Taze francalanın çıtırtısı, İddi Amin salatasının kokusu ve ocakta hiç sönmeyen, sürekli demlenen koyu çayın buğusu arasından bize bakardı. Sesindeki dingin, sarsılmaz tınıyı dün gibi derimde hissediyorum:

"İki rekat namaz kılıp, üç beş kelime dini kelime bilmekle kendinizi su üstünde yürüyen ermiş sanmayın, çok yolunuz var yürüyecek."

Bu söz, yürünmesi gereken o upuzun, taşlı yolun ilk soğuk taşı gibi oturdu kalbime.

Evvel giden ahbâba selâm olsun

İstikametin Kırılgan Kimliği

Mehmed Şevket Eygi. Cumhuriyetin gri, birbirine benzeyen tekdüze mimarisinin içinde, kendi şahsına münhasır asil bir anıt gibi dururdu. Tavizsizdi. Onun lügatindeki ilk ve son kelime "istikamet"ti. Biz gençliğin hırçın, köşeli diliyle aykırı kelimeler savurduğumuzda, bizi kırmadan, ruhumuzun çeperlerini zedelemeden tutar, yolun ortasına bırakıverirdi. Rüzgârın yönüne göre eğilen esnek kamışlardan değildi; o, kökleri toprağın en derin ve karanlık sırlarına bağlı, fırtınada bile yapraklarını dökmeyen bir gövdeydi. İslam'ın izzetini, kendi narin bedeninden çok daha fazla titreyerek korurdu.

Gençliğin kör, insanı sersemleten cehaletiyle lüks şeylere özenir, vitrinlerdeki parlak nesnelere bakıp, "Müslüman bunlara layık değil mi?" diye sorardık. Oysa onun gözlerinde nesnelerin bir ağırlığı yoktu. Müslümanın, malın ve mülkün gölgesine sığınarak kibirlenmesini, gizli ya da açık bir gururla şişmesini sessiz bir öfkeyle karşılardı. Zenginlerin israf içindeki şatafatlı, gürültülü hayatlarını kelimeleriyle adeta bıçak gibi keserdi. Kendisi, bir odanın tenhası kadar sade yaşardı; fakat o sadeliğin, o çıplaklığın içinde insanı diz çöktüren muazzam bir asalet barındırırdı.

Cemaatlerin, hiziplerin, insanların kendilerini küçük odacıklara kapatıp birbirine düşman kesilmesinin karşısında durdu hep. Onun ruhu geniş bir gökyüzüydü, gökyüzünü küçük parçalara bölmek isteyenlere hep aynı hakikati fısıldardı:
"Bütün, parçanın içine sığmaz."

Ona göre inanç, sadece zihinsel bir kabul değil, parmak uçlarına kadar sızması gereken bir estetikti. Camilerin titiz temizliğinden sokakların ritmine, kâğıda dökülen bir harfin kıvrımından üzerindeki kumaşın dikişine kadar her şeyde o gizli, kutsal nizamı arardı. Rüküşlüğe, pasaklılığa ve zevksizliğe karşı açtığı savaş, aslında ruhun çürümesine karşı açılmış bir savaştı. Batı dünyasını en ince kılcal damarlarına kadar tanımış, Fransızca’yı kendi kalbinin dili gibi konuşmayı öğrenmişti; fakat o, modernitenin cafcaflı yalnızlığından kaçıp, kendi kadim köklerine, İslam medeniyetinin sakin limanına sığınmıştı.

Bedir Yayınevi... Kısa bir süre de olsa o koridorlarda çalışmak, hayatımın en huzurlu, en saadetli uykusuydu sanki. Bugün ve Babıali'de Sabah gazetelerinde yazdığı yazılarla binlerce insanı o sessiz nehre dahil etti. İnandığı "kutsal kimlik" uğruna hapisler yattı, gurbetin soğuk odalarında sürgün hayatı yaşadı ama kalemini hiçbir gücün masasına bırakmadı. Ve tuhaftır, onca acıya rağmen dudaklarından tek bir şikayet kırıntısının döküldüğünü duymadım. Acıyı, sessizce yutulan şifalı bir ilaç gibi taşırdı göğsünde.

Nesnelerin ve Yolculukların Hafızası

Onun için seyahat etmek, sadece bir gövdenin coğrafi olarak yer değiştirmesi demek değildi; ruhun kendi derinliklerine yaptığı bir tefekkür ve görgü kazısıydı. Lübnan’ın tozlu sokaklarından Suudi Arabistan’ın yakıcı kumlarına, Ürdün’den Almanya’nın ve Fransa’nın soğuk, düzenli caddelerine kadar yürüdü. Gittiği her yerde ilk önce kütüphanelerin kokusunu içine çeker, sahafların kuytu köşelerinde saklanan eski kâğıtların izini sürer, o coğrafyanın ilim adamlarının yüzlerindeki çizgileri okurdu. Heybesinde mutlaka birkaç eski kitapla dönerdi. Batı’nın mekanik disiplinini görür, takdir eder ama arkasındaki manevi boşluğu, büyük çürümeyi bir hekim titizliğiyle teşhis ederdi. Bize hep o seyahatlerin yaralarından süzülen tecrübeleri anlattı.

Dostlukları da tıpkı seçtiği nadide kitaplar gibi derin ve el değmemişti. Mahir İz, Muzaffer Ozak, Necip Fazıl... Onların meclislerinden damıttığı yoğun irfanı bize aktarırken, gözlerinde geçmiş bir zamanın ışığı parlardı. Umarım, o ışıktan sızan irfanı ruhumuzun karanlık odalarına iyice içselleştirebilmişizdir.

Ama onun en büyük sığınağı, asıl büyük yatırımı gençlerdi. Belki de bu yüzden, saçlarına karlar yağsa da ruhu hep bir çocuk kadar taze ve genç kaldı. Sultanahmet’teki, Çemberlitaş’taki küçük ofisinin kapısı bize, dünyaya fırlatılmış çıplak çocuklara hep açıktı. Elimize sıkıştırdığı kitaplar, cebimize bırakılan sessiz harçlıklar, bizi götürdüğü gösterişsiz ama derin bir zevki olan lokantalardaki yemekler... O, bize "Nasıl nitelikli bir Müslüman olunur?" sorusunun cevabını teorilerle değil, bizzat ekmeği bölüşündeki zarif hareketle, yaşayarak gösterdi.

Onun şefkati sadece insanla sınırlı değildi. Kedisi Midas ile kurduğu sessiz, kelimesiz dil, hayvan sevgisinin bu dünyadaki en zarif, en şeffaf hatırasıdır. Evini ağzına kadar dolduran on binlerce nadide kitap ve duvarları süsleyen siyah mürekkepli hat eserleri, onun bu dünyanın gürültüsünden kaçıp sığındığı asıl kozasıydı.

Sırra Kadem Basan Bir İstanbul

Benim şahsiyetimin, ruhumun iskeletinin şekillenmesinde onun bıraktığı iz silinmez bir mürekkep gibidir. Bende hakkı da, hatırası da çok büyüktür. Eski İstanbul kültürüyle, kaybolan zamanın zarafetiyle yoğrulmuş rahmetli annemin de bu dünyada en çok hürmet ettiği, sevdiği insanlardan biriydi o.

Şimdi o, ailemizin ruhani olarak bağlı olduğu Sümbül Efendi’nin derin, sessiz gönül terbiyesinden geçip, Merkez Efendi’nin hemen yanı başında, ahiret komşusu olarak toprağın altına sırlandı. Gövdesi aramızdan çekildi ama bıraktığı o sarsılmaz istikamet, odamın ortasında duran kutsal bir emanet gibi bekliyor.

Makamı cennet, ruhu sonsuz bir sükûnetle sarmalanmış olsun.

“Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” 

Yahya Kemal’in ebedi mısraları düşüyor şimdi zihnime, sanki Şevket ağabeyin ardından bir nehir gibi akıyor:

"Ömrün şu biten neşvesi tâm olsun erenler,
Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler.
Şükrânla vedâ ettiğimiz cân-ı fenâya;
Son pendimiz ah-lâfa devâm olsun erenler.

Câizse Harâbât-ı İlâhî'de de herşey,
Yârân yine Rindân-ı Kirâm olsun erenler.
Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler."

Dr. N. Sezgin Özaytekin
12.07.2026 


Merhum Mehmet Şevket Eygi hakkında önceki yazılarım:

2019 Evvel Gidene Selam Olsun 

2025 Matbaada Sürpriz Sofra 

2026 Şevket Ağabeyi Ziyaret 


16 Haziran 2026

İstabul'da Deniz Havası

M Akif Eyler

İstanbul'da "deniz kokusu" almanın en ucuz yolu Şehir Hatları vapurları. Bunlardan üç tanesi iyi bilinir ve yaygın olarak kullanılır:

  • 1970'lerde her gün bindiğim Kadıköy-Karaköy vapuru
  • Eminönü'de "Bosfırıs" diye turistleri çeken Boğaz vapuru
  • Deniz deyince ilk akla gelen Ada vapurları
Az bilinen iki tanesini de listeye ekleyelim. Kabataş'ta yeni açılan aktarma merkezinde bir çok ulaşım aracı bir araya geldi:
Tramvay, otobüs, füniküler, vapur, deniz motoru
(Kabataş–Mecidiyeköy metrosu buraya gelecek)

Kabataş aktarma/transfer merkezi

1. Buradan kalkan bir vapur, Moda'ya uğruyor ve Bostancı'ya gidiyor:

Kabataş-Moda-Bostancı vapuru

2. Haliç vapuru: Yedi iskeleye uğrayarak Bilâd-ı Selâse'nin iki ucunu birleştiriyor:
Eyüp-Üsküdar vapurunun uğradığı iskeleler:
Sütlüce, Ayvansaray, Hasköy, Balat, Fener, Kasımpaşa, Karaköy

Bu vapur ilk başladığı zaman izlenimlerimi yazmıştım:
http://eyler.blogspot.com/2005/06/hali-golden-horn.html
O zamanki rotada Hasköy yerine Eminönü vardı.


5 Haziran 2026

İstanbul ve Bilâd-ı Selâse

M Akif Eyler

Bilâd-ı Selâse olarak anılan üç belde, Eyüp, Galata ve Üsküdar yerleşim ve yönetim birimleri ifade etmektedir. Silivri'ye kadar olan bölge Eyüp, Yeniköy'e kadar olan bölge Galata ve Pendik'e kadar uzanan bölge de Üsküdar Kadısının idaresi altındadır.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Bilâd-ı_selâse

Osmanlı Devletinin eski idâre teşkilâtinde İstanbul, “Nefs-i İstanbul” “Eyyub”, “Galata” ve “Üsküdar” olmak üzere birbirinden asla ayrılmaz bir arada dört şehir kabul edilmiş idi; Eyyub, Galata ve Üsküdar, ayrı ayrı zikredilmeyüb “Bilâdı Selâse”, Üç Belde adı altında toplanmış; bütün İstabul Vilâyeti kasdedildiği zamanlar, “İstanbul ve Bilâdı Selâse” denilirdi.
https://istanbulansiklopedisi.org/handle/rek/6880

1980'lerde "Büyük şehir" yapısı kurulunca, sur-içi eski İstanbul iki ilçe oldu: Fatih ve Eminönü. Klasik üç beldeden de üç ilçe çıktı: Eyüp, Beyoğlu, Üsküdar.

İstanbul ve Bilâd-ı Selâse

İstanbul'un üç bölgesi -- 2026

40 yıl sonra, sur-içi yerli nüfus çok azalınca Eminönü ilçesi tamamen yok oldu. Artık sur içindeki yedi tepe tamamen Fatih ilçesine bağlı. Buna karşılık, dev metropol her yöne doğru gelişmeye devam ediyor. Yeni üç belde için aday ilçeler Esenyurt (Avrupa), Zeytinburnu (eski metropol) ve Sultanbeyli (Asya) olabilir. Yine Bilâd-ı Selâse var, lakin anlamı çok değişti.


1 Haziran 2026

İki taşın arasındaki güzellik

Ali Demir, İTÜ

İki taşın arasında da olsan,

Toprak namına sadece süprüntü de olsa,

Ne türden bir zorluk içinde olursan ol,

Nasıl sıkıntılar içinde olursan ol,

Sende var olan tüm güzellikleri dışa vurmaktan bir an bile çekinme,

İçindeki güzelliği sonuna kadar sergile,

Bilen var mı? Gören var mı? Duyan var mı? diye bir an bile tereddüt etme.

Tüm bu güzellikleri var eden mutlaka görüyor ve senden bunu bekliyor.

Ne kadar naif, ne kadar kırılgan, ne kadar aciz olursan olan sende var olan zarafeti mutlaka ortaya koy ve dünyayı güzelleştir.

Şuna inan ki varlık sebebin sadece bu güzelliği ortaya koymaktır.


NOT: Bu güzelliği Bayramın üçüncü günü sabah namazından sonra Kadir abimle Meram'da yaptığımız yürüyüş güzergahında buldum. 

21 Nisan 2026

Voleybol ve Satranç

M Akif Eyler

İlk bakışta voleybol ve satranç, dünyanın iki zıt ucu gibi görünür. Biri hareket, ter ve fiziksel güç gerektirirken; diğeri mutlak bir sessizlik ve zihinsel güç ister. Biraz derine indiğimizde, bu iki branşın aslında aynı ruhun farklı bedenleri olduğunu fark ederiz.

Modern dünya her şeyi bir rekabete dönüştürse de, voleybolun ve satrancın en saf hali oyunların verdiği keyiftir. 

* Bir voleybol maçında imkansız bir topu kurtarmak ya da satrançta beklenmedik bir taşı feda etmek, skor tabelasından bağımsız bir haz verir. 

* İkisi de birer "problem çözme" sanatıdır. Rakibin hamlesine karşı en yaratıcı cevabı bulmak, kazanmaktan ziyade o anın akışında olma keyfidir.

Yapay zeka DALL-E benzerliği böyle çizdi

Voleybol sahasındaki hareketlerin satranç tahtasında zihinsel karşılıkları vardır:

* Servis: Açılış hamlesi. Rakibi ilk andan baskı altına alma çabası.

* Manşet: Savunma. Gelen baskıyı yumuşatarak oyunu yeniden kurma şansı.

* Smaç: Atak. Rakibin savunmasını delmeye çalışan sert hamleler.

* Blok: Önleyici Hamle. Rakibin atağını daha başlamadan söndürmek.


Voleybolda pasör neyse, satrançta oyuncunun zihni odur. Her iki alanda da sadece "topa vurmak" veya "taşı hareket ettirmek" yetmez; bir plan gerekir.

* Taktik: Voleybolda "dublaj" yaparak boşlukları kapatmak, satrançta taşların birbirini koruduğu sağlam bir yapı kurmaya benzer. 

* Aldatmaca: Voleyboldaki "plase" hamlesi, rakibi smaç beklerken şaşırtmaktır. Satrançta da bazen rakibi sürpriz bir feda ile tuzağa çekmek aynısıdır: Beklenmeyeni yapmak.

* Saha/Tahta Görüşü: Filelerin sultanı sadece topu değil, rakip defansın açıklarını görür. Karelerin ustası da sadece kendi taşlarını değil, tahtadaki 64 karenin her birindeki potansiyel boşlukları tarar.


İster sahada zıplayın, ister masada bir taşı ilerletin; aslında yaptığınız şey aynıdır: Bir strateji inşa etmek ve o stratejinin içinde özgürce oynamak. Voleybol, satrancın yüksek hızda oynanan halidir. Biri zihnin uç noktalarını zorlarken, diğeri bedenin sınırlarını test eder. Yavaş olsun hızlı olsun, her iki alanda da yapılan hamleler, bir sonraki adımı öngören derin bir planın parçasıdır.

Bu satırlar yalnız iki oyun için yazılmadı; rekabet içeren hemen her beşeri faaliyete genelleştirilebilir. Spordan iş dünyasına, politikadan mahkemelere kadar her alanda bu temel öğeleri farklı formlarda bulabilirsiniz: İlk adımı atmak (servis/açılış), gelen zorluğa karşı durmak (manşet/savunma), bitirici hamleyi yapmak (smaç/atak), rakibin hücumunu engellemek (blok/önleme). Hayatın kendisi, bu taktiklerin sürekli bir performansıdır.


9 Nisan 2026

Eyüp-Üsküdar Vapuru

Dinlerin ve Dillerin Geçit Töreni

M Akif Eyler

Rasyonel bir dünyada büyüdük; aklın her şeyi çözeceğine, dinin bireysel vicdanlara çekilip hayatın merkezinden çıktığına ve kanlı din savaşlarının tozlu tarih kitaplarında kaldığına inandırıldık. Ancak 21. yüzyıl, bu modern kabulün ne kadar kırılgan olduğunu sert bir şekilde yüzümüze vurdu. Gökdelen yıkan uçakların dehşetiyle başlayan bu milenyum, Haçlı zihniyetini ve küllenmiş nefretleri dirilten anlamsız savaşlarla, bitmek bilmeyen kimlik çatışmalarıyla devam ediyor. Dünya, farklı olanı yok etmeye ayarlı bir makineye dönüşürken, "çağdaş krallar" aklını ve insanlık hafızasını yitiriyor.

Halbuki içinde bulunduğumuz bu şehir, yüzyıllar boyunca farklı inançları aynı sokakta, aynı rüzgârda barındırmıştı. O eski, dingin ve çok renkli İstanbul’u hatırlamak için küçük bir zaman yolculuğuna çıkalım, 20. yüzyılın başlarına, büyük savaşlar öncesine dönelim. Sabahın ilk ışıklarıyla Eyüp İskelesinden kalkan bir vapura bindiğimizi hayal edelim...

Fotoğraf:  Wikipedia

Aynı Vapurun Yolcuları

Birlikte yaşama sanatını tek karede görmek için, Eyüp'ten Üsküdar’a süzülen bu emektar vapura bakmak yeterlidir.Vapur henüz iskeleden ayrılırken, arkada Eyüp Sultanın manevi huzuru ve sabah ezanının yankısı kalır. Güverteye adım atan ilk yolcular; ellerinde tespihleri, dillerinde sabah dualarıyla vapurun ahşap sıralarına yerleşen Müslümanlar, ama vapur sadece onlara ait değildir. 

Biraz sonra vapura binecek olanlar, son yıllarını yaşayan bir imparatorluğun küçük bir modelini bize gösterecek. Fesli, modern bir memurun yanında, siyah giyimli bir papazın ya da geleneksel kıyafetiyle bir hanımın oturduğunu görmek kimseyi şaşırtmaz. Ara duraklara yanaştıkça, bu mozaiğe her iskeleden yeni parçalar eklenir. Hasköy'den kıymetli çantasıyla binen saatçi Agop Usta, Balat’ın dar sokaklarından telaşla çıkıp gelen tüccar Bay Mişon, Fener’de ipek eldivenleriyle korkuluklara tutunan Tatyana Tantig... 

Kırmızı tuğlalı Rum Lisesinin gölgesinden gelen Lidya Teyze, elindeki pazar çantasıyla vapurun yan tarafına oturur. İtalyan Hastanesinde hemşire, bembeyaz kolalı yakasıyla Signorina Bianca, hafif aksanıyla 'günaydın' der. Hemen ardından bankacı Mösyö İzak, okuduğu gazeteyi hışırdatarak selam verir. 

Bu insanların aynı gemide duruşu bir rastlantı değil, hayatın doğal akışındaki o muazzam iş birliğinin sonucuydu; zira Agop Usta’nın tamir ettiği saat İzak’ın bankadaki mesaisini düzenliyor, Tatyana'nın alacağı nadide kumaşları Bay Mişon Avrupa'dan getiriyor, Hemşire Bianca da Lidya Teyzenin pazarcısını tedavi ediyordu. Vapurun güvertesindeki bu görünmez mutabakat şehrin çarklarını döndürüyordu.

Haliç’in o daracık suyolu, sanki bütün bir medeniyetin ana damarıdır:

* Bir yanda sinagogdan çıkan yaşlı bir tüccarın huzuru,
* Diğer yanda çan sesleriyle güne başlayan bir saatçinin neşesi,
* Ve hepsinin ortasında, gün boyunca göğe yükselen ezan sesleri.

Galata'nın ilk durağı olan Kasımpaşa'da yolcuların bir kısmı iner, yerine başkaları biner. Vapur Karaköy’e, Galata Kulesinin gölgesine vardığında, Ermeni esnaf ve Galata’nın renkli kalabalığı güverteyi iyice şenlendirir. Son durak olan Üsküdar’a, Kız Kulesinin selamıyla yanaşırken, yolcuların kimliği sadece "İstanbullu"dur. Aziz Mahmud Hüdayi’nin semtine ayak basan bu muhtelif insanlar; farklı mahallelerden ve farklı mabetlerden gelmiş olsa da, bir vapurla aynı yere gitmenin gizli huzurunu taşır. 

Geçmişin Sessiz Bilgeliği

Vapurdan inen kalabalık, farklı dillerde vedalaşarak dağılır. Rumca ve Ermenice kadar, Arapça ve Kürtçe de duymak muhtemeldir. Birisi Arapça dua mırıldanırken, diğer yanda Kürtçe bir atasözü veya Rumca bir şarkı yankılanır. Bugünün dünyasında bir ütopya gibi görünen bu tablo, bizim köklerimizde doğal sayılan derin bir hakikattir: 

Birlikte yaşamak, farklılıkları bir savaş sebebi değil, aynı vapurun zenginliği olarak görebilmektir. Belki de 21. yüzyılın o karmaşık labirentinden çıkış yolu, 120 yıl önce o vapurdan inen insanların birbirine davranışında gizlidir.
Gördüğümüz bu manzara bitmiş bir masalın son sayfaları değil, farklı inançların birbirini yok etmeden de büyük bir bütün oluşturabileceğinin somut kanıtıydı; çünkü onlar için bir arada yaşamak bir tercih değil, fırtınalı denizde devlet gemisini yürütmenin tek yoluydu. Çoğunluğun yönetimi azınlığın inançlarını aşağılamıyor, onlara adaletle davranıyordu. O zaman mümkün olduysa, şimdi de olabilir.


Tarihsel Notlar

Yerleşim Bölgeleri

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde İstanbul, farklı inanç ve kültürlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir yerleşim yapısına sahipti. Bu dönemde gayrimüslim azınlık, hem şehrin ticari kalbinde hem de Boğaziçi ve Haliç kıyılarında herbiri kendine özgü mahalleler kurmuştu.

Rumlar İstanbul’un en köklü topluluğu olarak şehrin pek çok noktasına yayılmıştı: Fener, Beyoğlu (Pera), Boğaziçi Köyleri (Arnavutköy, Tarabya, Çengelköy, Kuzguncuk), Kadıköy ve Adalar.

Ermeni toplumu, zanaat ve ticaretin yanı sıra devlet kademelerindeki  görevleri nedeniyle şehrin stratejik noktalarındaydı: Kumkapı, Samatya, Üsküdar (Selamsız), Kurtuluş (Tatavla).

Yahudiler ise, Osmanlı’ya geldikleri dönemden itibaren belirli ticaret merkezleri üzerinde yerleşmişlerdi: Balat, Hasköy, Galata, Kuzguncuk.

Bu mahalleler birbirinden katı duvarlarla ayrılmamıştı. Özellikle Pera ve Kuzguncuk gibi bölgelerde, bu üç azınlık ile Levantenler ve Müslüman çoğunluk ilginç bir kozmopolit yapı içerisinde birlikte, barış içinde yaşıyordu. 

Haliç Vapurunun Yolcuları

Bu yazıyı hazırlarken yardım aldığım yazılıma, altı yolcu için günün nasıl devam ettiğini sordum, güzel bir cevap verdi, temsili resim ve linki aşağıda:
Vapurdaki yolcuları Yapay Zeka Gemini böyle çizdi
https://gozlemler.blogspot.com/p/yolcular.html

Vapurun Son Durumu

19. yüzyılda Haliç'te yoğunlaşan yolcu taşımacılığını modernleştirmek, sandallar yerine buharlı gemilerle seri taşıma yapmak için 1855 yılında kurulan Haliç-i Dersaadet Şirket-i Hayriyesi (Haliç Vapurları Şirketi) imtiyaz usulüyle çalışmış. 1941 yılına kadar faaliyet göstermiş, sonra Şehir Hatları işletmesine devredilmiş. Eyüp-Üsküdar Vapuru, 1980'lerde çalışmıyordu. 2000'lerin başında Haliç temizlendikten sonra bu ilginç hizmet yeniden başlatıldı.

Eyüp-Üsküdar Vapuru 2025

2005 yılında ters yönde Üsküdar'dan Eyüp'e gitmiş ve çok etkilenmiştim, şurada anlattım:
https://eyler.blogspot.com/2005/06/hali-golden-horn.html
Geçen 20 yıl içinde en az 20 kere bu hizmeti kullandım, vapurdaki karakterleri yol boyunca kurgulamış olabilirim.

Hâlen her saat karşılıklı bir vapur kalkıyor

31 Mart 2026

Safâ, Vedâ, Rahmet

Üç Tepede Üç Hutbe

M Akif Eyler

Peygamber Efendimizin tebliğ yolculuğunu üç meşhur hutbe üzerinden okuduğumuzda, ortaya çıkan o sarsılmaz metaneti açıkça görüyoruz. İlk ayetler içe dönüktü, “Oku” diyordu, “Gece kalk” diyordu, “Sen yüce bir ahlak üzeresin” diyordu. Ama sonraki ayet farklı bir tonda çınladı: “Kalk ve Uyar!

Kalk ve Uyar!” Kaynak

Emir zordu, Abdullah'ın yetimi, Abdulmuttalib'in torunu bu kimsesiz genç adam kimi nasıl uyaracaktı? Çağrı Kâbe’nin yanında Safa Tepesinde başladı. Kendi akrabalarına seslenirken, “Şu dağın ardında düşman var desem inanır mısınız?” diye soran bir dürüstlükle yola çıkmıştı. İnsanları topladı ve onlara bir tehlikeyi haber verir gibi seslendi; fakat anlattığı şey bir macera değildi. Dinleyenlerin iyi bildiği, lakin semtine uğramadığı gerçekleri anlatıyordu: hesap günü, sorumluluk, hakikate çağrı... “İyilik yap, iyilik bul” diyordu. Yani sözün yönü daha en baştan belliydi: kendine değil, ötelere işaret eden farklı bir dil kullanıyordu. Amcalarından gördüğü hakaret ise, 23 yıl sürecek bir sabır imtihanının başlangıcıydı.

Yıllar sonra, defalarca ölümün kıyısından geçip, suikast timlerini ve çölün kavurucu belirsizliğini geride bırakarak, meşekkatli bir yoldan Medine’ye vardı. Ve o şehre girerken insanlar onu Tala'al-badru 'alayna ile, “Vedâ tepelerinden doğan dolunay” sözleriyle karşıladı. O tepelerin adı vedayı çağrıştırsa da aslında bir başlangıcın eşiğiydi. Böyle bir yolculuktan çıkan bir insanın ilk sözlerinin kendi hikâyesi olması beklenirdi; ama o, kendisini ilk defa görenlere yine Ahireti hatırlattı: “İyilik yapın, iyilik bulun.” Medineliler, bir "hayatta kalma hikayesi" bekliyordu. Ama o, arkasında bıraktığı mağarayı, yolda peşine düşen atlıları veya Mekke’deki zulmü sözlerine bulaştırmadı. Sadece iyilikten, selamı yaymaktan ve ahiretten bahsetti. Safa’da ne dediyse, Veda tepelerinde de o tonda konuştu; güncel heyecanlarını ve kişisel travmalarını davasının berraklığına asla gölge etmedi.

Bu muazzam tutarlılık, on yıl sonra yaptığı veda haccında, yüz bini aşkın insana Arafat’taki Rahmet tepesinden seslenirken kemale erdi. İlk tepe olan Safa’da akrabalarına fısıldadığı hakikat neyse, son tepe olan Rahmet’te insanlığa haykırdığı emanet de aynıydı. Safa’da bir yetim olarak başladığı o yalnız yürüyüşü, Rahmet tepesinde bir fatih ve önder olarak bitirirken bile üslubundaki o ihlâslı sadelik değişmedi. Ne başlangıçtaki hüzün ne de sondaki büyük zafer, onun dilindeki dengeyi bozamadı. Şahsi duygularını aradan çekip sadece Hakkı konuşturan bu sarsılmaz iradeye, salât ve selâm ona...

İşte bu yüzden, onun sözlerinde anlık duyguların, güncel heyecanların izini değil, derin ve değişmeyen bir kaynağın yansımasını görürüz. En kritik anlarda bile kendi yaşadıklarını merkeze almayan, güncel heyecanları değil değişmez hakikatleri anlatan bir dil... Mekânlar farklıydı: Safâ tepesinde ilk çağrı, Vedâ tepelerinin eteği, Rahmet tepesinin zirvesi... Ama söz hep aynı istikameti gösteriyordu. Tepeler değişir, yıllar geçtikçe kalabalıklar artar, ama hakikate işaret eden o istikamet sabit kalır. 

Sırf bu yüzden, “salât ve selâm ona” yalnızca bir hürmet sözü değil; bu değişmeyen istikameti fark etmenin bir ifadesidir.


28 Mart 2026

Şevket Ağabeyi Ziyaret

Sezgin Özaytekin

Merkezefendi’de, Topkapı’nın kuytu bir köşesinde, yağmur ince ince yağıyordu. Hüzünlü değil, tuhaf bir şekilde aydınlık bir yağmurdu bu; sanki nurlu günlerin kapısını aralayan sessiz bir müjde gibi.

Havada yanık bir ney sesi vardı. Belki de sadece benim içimde çalıyordu, bilemiyorum. Ama o kadar gerçekti ki, damlaların ritmine karışıyor, Topkapı’nın eski taşlarını usulca titretiyordu.

Türbenin avlusunda birkaç kişi Fatiha okuyordu. Yanlarındaki balıklı havuza bakarak dua ediyorlardı. Suyun yüzeyinde yağmur damlaları küçük halkalar çiziyor, sonra kayboluyordu. Her şey bir an doğuyor, bir an sonra siliniyordu.

Uzun bir aradan sonra Şevket Ağabey’i ziyarete gelmiştim. Aramızdan ayrılalı altı yıl olmuştu, sanki göz açıp kapayınca kadar. Gönlümde karşılaşabileceğim  bir sitem korkusuyla yaklaşmıştım kabrine. “Neredesin evladım, bu kadar zaman niye gelmedin?” diyecek diye içimde bir ses kıpırdanıyordu.

Evvel giden ahbâba selâm olsun

Ama yanına vardığımda, mezarının üzerinde açmış olan narin, canlı renkli çiçekler bana sessizce gülümsedi. Sanki “Hoş geldin” der gibi. O anda etrafımda, çok eski bir yerden gelen bir mısra çınladı:

“Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;
 Evvel giden ahbâba selâm olsun...”

Sohbetinden istifade ettiğimiz yarım asır, bir lahza gibi eriyip gitti gözümün önünde. Zaman denen şey, aslında çok da kalın bir perde değilmiş meğer. Bir Anadolu türküsünde söylendiği gibi: “Ölüm Allah’ın emri, ah şu ayrılık olmasaydı.”

Yağmur hâlâ yağıyordu. Ney sesi hâlâ içimde yanıyordu.

Son söz olarak sadece şu kaldı aklımda, usulca:

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”

El-fani Sezgin
28.03.2026

Evvel gidene selam (2019)


19 Mart 2026

Elvedâ ey mâh-ı rûze

M Akif Eyler

Elvedâ ey mâh-ı rûze, merhabâ ey rûz-ı ‘iyd
Üsküdarlı Aşkî (ö. 1576)

mâh: ay      rûze: oruç
rûz: gün    
iyd: bayram

Gidenin ardından söylenen her "elvedâ", aslında gelmekte olana açılan bir kapıdır. Ecdadın o ağdalı diliyle "Elvedâ ey mâh-ı rûze" derken hissedilen hüzün, hemen ardından gelen "Merhabâ ey rûz-ı ‘iyd" selamıyla birleşir. Bu geçiş, bedenin çetin bir disiplinden, bir sabır yolculuğundan geçip ruhların mükafatla kucaklaşmasıdır.

Tarih tıpkı bir Ramazan ayı gibi, toplumların nefislerini ve dirençlerini sınayan uzun, karanlık ve açlık dolu dönemlerle doludur. Bağdat’ın kütüphanelerinin küle döndüğü o günlerde ya da Kudüs’ün sokaklarında yankılanan kederli sessizlikte, ufuklarda bir sabah görünmüyordu, her yer karanlıktı. Ancak tarih, bize "elvedâ" denilen her yıkımın ardında saklı olan o gizli "merhabâyı" öğretmiştir.

İstanbul’un işgal yıllarında, şehrin üzerine çöken o ağır sis, bitmek bilmeyen bir oruç gibi halkın metanetini sınamıştı. Camilerin mahyalarında sönen ışıklar, bir devrin elvedâsı gibi görünse de; o karanlığın kalbinde büyük bir kurtuluş bayramının hazırlığı yapılıyordu. Şehirler yıkılır, kütüphaneler yanar, sütunlar devrilir; fakat o estetik ruh ve yeniden başlama iradesi baki kalır. Ayasofya’nın defalarca onarılan kubbeleri gibi, biz de her yıkımda bir taş daha koyarak "buradayız" demeyi bildik.

Şimdi bir Ramazan ayını daha uğurlarken, heybemizde sadece açlığın değil, sabrın ve bir arada durmanın verdiği o tecrübe var. Zorlukların içinden süzülüp gelen bu zarif duruş, bize en karanlık gecenin bir sabahı, en çetin kışın bile bir baharı olduğunu hatırlatıyor, "Arınan kurtuldu" diyor:

87:14 Felâha erdi arınmış olan
Rabbinin adını anıp namaz kılan


Merhabâ ey rûz-ı iyd! 

Şimdi o beklenen bayramlaşma vaktidir. Sabrın ve sükûnetin imbiğinden süzülen gönüller için bayram, bir kutlama olduğu kadar, yeniden doğuş müjdesidir. Kapımızı çalan bu mübarek sabah, yorgun dimağlara şifa, sarsılmış gönüllere huzur ve her şeye rağmen ayakta kalan insanlığa taze bir nefes getirsin. Biriktirdiğimiz o sabır dolu bekleyiş, şimdi bayramın neşesiyle taçlanıyor.

Bu bayram, akılların ve gönüllerin buluştuğu bir kavuşma vaktidir. Zorlu bir yoldan geçen irade, bugün bayramın aydınlığında kendine yeni bir istikamet bulur. Küllerinden doğan şehirler gibi, biz de içimizdeki umudu bu sabah yeniden yeşertelim. Çünkü bayram, her bitişin içinde saklı olan güçlü başlangıcı hatırlatır.

Şimdi hüzne ve karanlık bekleyişlere vakur bir “elvedâ” derken; barışın, esenliğin ve sönmeyen ümidin sabahına içten bir “merhabâ” diyelim. Bu mübarek günlerin iklimi, yarınlara dair kurduğumuz güzel hayallerin mayası olsun. Gönüller bir, dualar ortak, bayramımız mübarek olsun.

Adı güzel, sözü güzel, işi güzel eski bir dosttan gelen bayram tebriği


12 Mart 2026

İtikâf: Zarif Bir Sünnet

Aklın ve Kalbin Tefekkür İklimi

Sezgin Özaytekin

İtikâf, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Ramazan’ın son on gününde devamlı kıldığı, son derece zarif ve incelikli bir ibadettir. Dünya telaşından, beşerî meşguliyetlerden kendini alıkoyup mescidde —veya kadınlar için evde— ibadet niyetiyle bir süre kalmak; nefsi dış âlemin gürültüsünden arındırıp yalnızca Allah’a yöneltmektir. Bu ibadet, salt bir bekleyiş değil; salât, zikir ve derin tefekkür ile dolu bir manevi inzivâdır.

İtikâfın en kıymetli meyvelerinden biri, aklın ve kalbin birlikte işlediği şu üç derin ameliyedir:

•  Tefekkür: Kâinatı, yaratılmışları ve nimetleri akıl gözüyle inceleyip ibret almak; Allah’ın kudret, hikmet ve rahmet âyetlerini düşünerek O’nu tanımaya çalışmaktır. Bu, zihnin en yüksek faaliyeti olup, insanı “neden” ve “nasıl” sorularıyla Yaratan’a yaklaştırır.

•  Tezekkür: Tefekkürle elde edilen mânaları kalpte derinleştirip sürekli hatırlamak, zikretmek; unuttuklarımızı yeniden bulmak, nimetleri ve ahdi tazelemektir. Tefekkür aklın meyvesiyse, tezekkür kalbin uyanışıdır — bir şeyi görüp “Bu ne büyük nimet!” diye içten içe Rabbi anmaktır.

•  Tedebbür: İşlerin sonucunu baştan hesaplamak, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini derinlemesine düşünüp anlamak; hükmün gereğini idrak edip tedbir almak, amelî bir derinlik kazanmaktır. Bu, tefekkürün fiile dönüşmüş hâlidir; düşüncenin davranışa, ibretin amele intikâlidir.

İtikâf, işte bu üçünün en güzel buluştuğu zemindir: Namazla beden, zikirle dil, tefekkür-tezekkür-tedebbür ile akıl ve kalp birlikte Rabbe yönelir. Dışarıdaki kesret (çokluk) perdelenir, içteki vahdet (birlik) zuhur eder. Peygamberimizin (s.a.v.) Hira’da vahiy öncesi yaptığı gibi, itikâf da insanı kendiyle ve Yaratıcısıyla baş başa bırakır; kalbi cilâlar, ruhu inceltir.


Kitap ve Sünnet

Bakara Suresi 125. ayette şöyle buyrulur:

“İbrâhim ve İsmâil’e: Evimi (Kâbe’yi) tavaf edenler, itikâfta bulunanlar (âkifîn), rükû ve secde edenler için tertemiz tutun diye emrettik.” 

Bu ayet, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail döneminden itibaren Kâbe’de itikâf uygulamasının olduğunu gösterir. Yani “İbrahimî din” (Haniflik) geleneğinde benzer bir inziva/ibadet hali vardı.

Ramazan’ın son on gününde itikâf yapmak, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) uygulaması gereği sünnet-i müekkede (kuvvetli sünnet) hükmündedir. Bu ibadetin en ideal ve tam şekli 10 gün boyunca (yani Ramazan’ın 21. gecesinden son günün akşamına kadar) camide kalmaktır.

Sünnet böyle olmakla birlikte, itikâf Ramazanın son on günüyle sınırlı değil, başka zamanlarda da olur. On günü doldurmak da şart değil, çok daha kısa olabilir. Bir kimse camiye girerken “namaz süresince itikâfa” niyet ederse, camiden çıkarken itikâf yapmış olarak çıkar.

Bu zarif sünneti ihyâ etmek, modern dünyanın hız ve gürültüsünde kaybolan kalplere bir sığınak, bir nefes alma fırsatı sunar. İtikâf, ibadetin en latif hâllerinden biridir; zira orada insan, nefsini hapsetmez — asıl hapsettiği, kalbinin Rabbine açılan kapılarını özgür bırakır.

Hüve’l-Bâkî,
el-fânî Sezgin 


Meşhur bir âlim şu benzetmeyi yapmış:

İtikâfa giren kimse ihtiyacından dolayı büyük bir zâtın kapısında oturup “Hâcetimi yerine getirmedikçe buradan ayrılıp gitmem” diye yalvaran bir kimseye benzer. O da Allah Teâlâ’nın bir mâbedine sokulmuş, “Beni bağışlayıp mağfiret etmedikçe buradan ayrılıp gitmem” demektedir.
https://mirasimiz.org.tr/ar/itikaf



EN BÜYÜK SENSİN RABBİM

Bâzen bir şey yaparsın, sana pek hünerli görünmez
Lâkin seni seven biri över, sözüyle büyütür, sönmez
O dem dön Rabbine, aç ellerini huzurunda
De ki: Yâ Rab, en büyük Sensin, gönlüm bunu inkâr etmez.

Göğsümü tekmeleyen kibir kabarınca içimde
Kalbim gümbür gümbür çarpar gizli gurur izimde
Sana sığındım yâ Rab, o şeytanın vesvesesinden
Kul Senindir nihâyet, büyüklük yalnız Senin elinde.

el-fânî Sezgin  

el-Vâhid: Çokluğun Ardında Bir

 Dr Sezgin Özaytekin

el-Vâhid -- Bir

el-Vâhid ismi şerîfi, Allah Teâlâ’nın en derin ve en kuşatıcı esmâsından biridir. Zâtında, sıfatlarında, fiillerinde ve isimlerinde asla ortağı, benzeri ve dengi bulunmayan; eşi ve benzeri olmaksızın mutlak Tek olan, bölünmez ve parçalanmaz olan yegâne Vâhid’dir.

“Her sayı bir’den başlar” derler. Çünkü bir, çokluğun kapısıdır. Sayıların tümü bir’in tekrarları ve türevleri üzerine kuruludur. Fakat o bir, kendi içinde çokluk taşımaz; o saf vahdettir.

Kâinata baktığımızda da benzer bir düzen görürüz. Sayısız varlık, sayısız şekil, sayısız renk ve çeşitlilik… Fakat bütün bu çokluk, aslında tek bir kudretin eseridir. Her şey bir düzen içinde birbirine bağlıdır ve hepsi aynı iradenin tasarrufunu gösterir.

Bir tohumun içinden dallanıp budaklanan büyük bir ağaç çıkar. Tek bir ışık huzmesi kırıldığında renk renk bir gökkuşağına dönüşür. Bir damla su, nehirlerin ve denizlerin hayat kaynağı olur. İnsanın kalbinde doğan tek bir fikir, zamanla nice düşünceye, esere ve medeniyete dönüşebilir.

Bu örneklerin hepsi bize aynı hakikati hatırlatır: Görünürdeki çokluk, aslında birliğin farklı tecellileridir. Çeşitlilik arttıkça, arkasındaki tek kudret daha da belirgin hâle gelir.

Fakat bu çokluk ebedî değildir. Zamanla her şey değişir, dönüşür ve fâni olduğunu gösterir. İnsan da, kâinat da, içindeki bütün varlıklar da sonunda yokluk perdesine yaklaşır. Kur’ân’ın ifadesiyle:

kullu men 'aleyhâ fân

55:26-27 “Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin vechi bâkî kalacaktır.”

İşte burada el-Vâhid isminin derinliği daha açık şekilde anlaşılır. Bütün bu muazzam çokluk, aslında O’nun birliğinin tecellileridir. Çokluk vahdetin gölgesidir; ayrılık birliğin farklı görünüşlerinden ibarettir.

İnsan bu hakikati fark ettikçe kalbindeki dağınıklık azalır. Dikkatini parçalayan sayısız bağdan kurtulup tek bir hakikate yönelir. Tevhidin özü de budur: Kalbin yalnızca Allah’a yönelmesi.

“Lâ ilâhe illallah” sözü işte bu yüzden bütün çokluğu silen bir ikrar gibidir. İnsan bu kelimeyle kalbini toparlar ve varlığın hakiki merkezini yeniden hatırlar.

el-Vâhid Celle Celâlühû: Her şey O’ndan gelir ve sonunda yine O’na döner. Çokluk O’nun lütfudur; vahdet ise nihai hakikattir.

Hüvel Bâkî,
el-fânî Sezgin 


Sırr-ı Zaman

Vakit akıp gider derler, bir yalandır bu lisan,
Zaman bir kayd-ı surîdir, aslına ermez insan.

Beşer kılındı mahlûk, "an" içinde hapsolur,
Zü'l-Celâl'in katında ne mazi, ne müstakbel bulunur.

"Küllü men aleyha fân", hükmü vaki olunca,
Ruh mülküne çekilir, ten toprağa dolunca.

Alem-i fenadan göçer, sırr-ı bekaya ereriz,
Zaman denen o vehmi, bir perde gibi gereriz.

İntikal-i küll eyleyip, aşınca bu kafesi,
Zaman hükmünü yitirir, kesilir her nefesi.

Zamanın bittiği yer, sonsuzluk deryasıdır,
Hikâyenin sonu yok, Hakk'ın bir rüyasıdır.

Ne evvel kaldı ne ahir, her yer "Lâ-mekân" olur,
Söz biter, kalem düşer, cümle âlem "Can" olur.

Sonu olmayan yolun, hikâyesi de bitmez,
Zaman yoksa bu aşkın, ateşi de hiç sönmez.

El Fani Szgn

10 Mart 2026

Yarın Allah’ın Huzurunda

M Akif Eyler

İlk devir âlimlerinden Sufyan es-Sevrî (715-778) yanında şu cümle yazılı olan bir kağıt taşırmış: itteqillâh yâ sufyân!!

Ey Sufyân! Allah’tan kork.
Bil ki yarın Allah’ın huzurunda duracaksın.”

Hatırlamak için zaman zaman o kâğıda bakarmış. Başkalarına söylenmiş bir nasihat değil, kendine yazılmış bir hatırlatma. İnsanın yönünü düzeltecek kadar güçlü, kısacık bir cümle:
“Bil ki yarın Allah’ın huzurunda duracaksın.”



Bu Cümlenin Hatırlattığı Ayet

vetteqû yevmen turce’ûne fîhi ilallâh
“Allah’a döndürüleceğiniz günden sakının.”

(Bakara 2:281)

İnsanın hayatına ayar veren bir ayet: 
“Allah’a döndürüleceğiniz günden sakının.”

İbni ‘Abbâs’ın hiçbir itiraz ile karşılaşmayan şehadetine göre bu ayet, Hz. Peygamber’e indirilen son vahiydir ki, ondan kısa bir süre sonra vefat etmiştir. M Esed

İslam kültüründe bu düşünce şiirlerde ve levhalarda  sık sık karşımıza çıkar. Mesela Sultan Süleyman'ın karıncaların imhası konusunda istediği fetva... Davud oğlu Süleyman'ın karınca ile konuşması Neml suresinde anlatılır. Burada Peygamber Süleyman değil Sultan Süleyman söz konusu. Aynı zamanda şair olan padişah, bir beyit yazarak fetva sorar:
Zarar var mı karıncayı kırınca?

Cevap ölçüsü ve kafiyesi uygun, şiir diliyle gelir:

- Yarın mahşer divanına varınca,
Alır hakkın Süleyman'dan karınca

Dünyada ne kadar güçlü olursa olsun, mahşerde en küçük haksızlığın bile sorgusu var, ödeşmesi var. Hiç kimse dünyada iken yaptığı ibadetlere, infaklara güvenmesin; ödeşme sonunda sevaplarını hak sahiplerine dağıtınca iflas etmiş olabilir!

Herkesin böyle hatırlatmalara ihtiyacı var. Bu nedenle Kuran-ı Kerim tekrar tekrar okunuyor. Çünkü insan unutur. Hatırlamak ise bir niyetle başlar.

 
Kuzenim Ubeydullah Özsoy'a teşekkürler...

Benim İçin Kadir Gecesi

Dr Sezgin Özaytekin

İstanbul’da bazı geceler vardır; insanın çocukluğuna dönmek için özellikle bir şey yapmasına gerek kalmaz. Bir apartman merdiveninden gelen yemek kokusu, bir mutfakta kaynayan çayın sesi ya da uzak bir pencereden sızan sufi neyinin o ince, biraz hüzünlü ezgisi… Bunların hepsi bir anda geçmişi çağırır.

Benim için Ramazan böyle bir şeydi.

Çocukken Ramazan, neredeyse bir şölendi. Bugün geriye dönüp baktığımda o günlerin biraz gerçek, biraz rüya gibi olduğunu fark ediyorum. Ama o rüyanın içinde en çok hatırladığım şey sofralardı.

Bizim apartman, küçük bir dünya gibiydi. İçinde Karadenizliler vardı, Güneydoğulular vardı, Balkan göçmenleri vardı, hatta birkaç Egeliydi. Ve Ramazan geldiğinde herkes kendi mutfağını da beraberinde getirirdi.

Akşam ezanına yakın saatlerde kapılar çalınmaya başlardı.

Komşular ellerinde tabaklarla gelirdi. Bir tepsi dolması, bir tabak börek, bir tencere çorba… Her biri başka bir yerin kokusunu taşırdı. Karadenizli komşumuz mısır ekmeği ve hamsili bir şey getirirdi. Güneydoğulu komşular baharat kokan yemekler getirirdi. Balkan muhacirleri farklı börekler getirirdi.

Ege’den gelen yemekler o yıllarda İstanbul’da pek bilinmezdi ama arada biri zeytinyağlı bir şey getirirdi ve biz onun tadına şaşırarak bakardık.

Çocuk olduğumuz için sofranın en güzel tarafları genelde bize ayrılırdı. Tabaklar dolaşırdı, tatlılar ortaya konurdu.

Tatlı çok olurdu. Ama güllaç ayrı bir yerde dururdu. İnce yapraklarının arasından süt kokusu yükselirdi ve o tatlı sanki Ramazan’ın kendisiymiş gibi gelirdi bana.

Ve çay.

Demli çaya o sofralarda alıştım ben. Önce bir bardak içtim. Sonra bir tane daha. Sonra fark etmeden çayın tiryakisi oldum. O günlerde çay sadece bir içecek değildi; sanki Ramazan gecelerinin ritmiydi.

İftar biterdi ama gece bitmezdi.

Bazen insanlar birbirlerine sahura giderdi. Bu bana hâlâ tuhaf gelir. Gece yarısından sonra bir komşunun kapısını çalmak, sofrayı yeniden kurmak… Kadınlar mutfakta konuşur, erkekler salonda çay içerdi.

Biz çocuklar ise kısa süre sonra ortalığı bir oyun alanına çevirirdik.

Teravih namazı ayrı bir şenlikti.

Bazen camiye giderdik. Bazen evde kılınırdı. Evde kılınan teravihlerde kadınlar bir tarafta saf tutar, biz çocuklar arkada ciddi görünmeye çalışır ama çoğu zaman birbirimizi dürter, gülmemek için dudaklarımızı ısırırdık.

Ama Kadir geceleri bambaşka olurdu.

Hattat: Mehmed Özçay
leyletul-kadri ḣayrun min elfi şehr
97:3 Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır

O gece apartmanda bir ağırlık olurdu. Ama bu ağır bir hüzün değildi; daha çok derin bir ciddiyet gibi bir şeydi.

Evlerde Kur’an okunurdu. Mevlidler okunurdu. Hatimler tamamlanırdı. Dualar uzardı.

Ve komşu kadınların hikâyeleri…

Onlar yarı masal, yarı gerçekti. Meleklerden bahsederlerdi. O gece göğün açıldığından bahsederlerdi. Duaların geri çevrilmediğini anlatırlardı.

Ben de onları dinlerdim.

Çocukken insan her şeye inanabiliyor.

Ben Ramazan’ı ve Kadir gecelerini böyle yaşarken bir gün babamın şoförü Emrullah ağabey bütün ezberimi bozdu.

Emrullah ağabeyin Türkçesi biraz kırık döküktü. Kelimeler ağzından sanki biraz eğilerek çıkardı.

Bir gün arabada giderken ona sordum:

“Sen nerelisin?”

“Yunanistan’dan geldim,” dedi.

Şaşırmıştım. “Niye geldin?” diye sordum.

Bir süre sustu. Sonra anlatmaya başladı.

Başından çok kötü bir olay geçmiş. Bir gün eve erken gelmiş. Karısının ihanetiyle karşılaşmış. O anda aklını kaybetmiş. Masanın üzerindeki bıçağı almış.

Sonrası… İki insanın ölümü.
Uzun bir hapis hayatı.

Cezaevinde şartlar kötüymüş. Ama bir gece koğuştaki bir mahkûm ona şöyle demiş:
“Yarın Kadir gecesi. Dua edelim.”

Emrullah ağabey o kısmı anlatırken sesi yavaşladı.

“Birden içimde umut doğdu,” dedi.
“Aslında hiç mantıklı değildi ama doğdu.”

O gece dua etmişler.

Sonra arkadaşına sormuş:
“Acaba kabul olur mu?”

Arkadaşı da belki onu oyalamak için şöyle demiş:
“Seher vakti göğe bak. Melekler iner. Belki bir işaret görürsün.”

Emrullah ağabey ranzaya çıkmış. Koğuşun küçük penceresine başını dayamış. Demir parmaklıkların arasından gökyüzüne bakmış. Uyku göz kapaklarına çökmeye başlamış. Ama bakmaya devam etmiş.

Tam umutları tükenirken bir şey olmuş.
“Gökyüzü yarıldı,” dedi.

Bir süre sustu.
“Gerçekten yarıldı.”

Sonra o yarıktan aşağı doğru ışık akmaya başlamış. Sanki gökten bir şelale akıyormuş gibi.

Işık bütün koğuşu doldurmuş.
“Beni de sardı,” dedi.
Sonrasını hatırlamıyormuş.

Sabah gardiyanın sesiyle uyanmış. Kalbinde garip bir umut varmış.

Bir ay sonra af çıkmış.
Ve hapisten çıkmış.

Arabada bir süre sessizlik oldu.
Ben camdan dışarı baktım. İstanbul’un sokakları akıyordu.

Tenezzelul-melâiketu ver-rûhu fîhâ
97:4 O gece melekler ve Cebrail inerler

O gün anladım ki Kadir gecesi benim çocukluğumda anlatıldığı gibi sadece meleklerin indiği bir gece değildi.

Evet, insanlar onu yüzyıllardır kutluyordu.
Evet, Kur’an o geceyi yüceltmişti.
Evet, Kur’an’ın kalplere nüfuz etmeye başladığı andı.
Ama benim zihnimde Kadir gecesi başka bir şeye dönüştü.

Bazen gece İstanbul’da yürürken uzak bir pencereden ney sesi gelir. Uzun, ince ve biraz hüzünlü bir ses.

O zaman çocukluğumdaki apartmanı hatırlarım. Komşuların kapı çalmasını. Ellerinde getirdikleri yemekleri. Farklı şehirlerin kokularının aynı sofrada buluşmasını.

Ve Emrullah ağabeyin anlattığı sahneyi düşünürüm.

Gökyüzünün yarıldığını.

Ve o yarıktan dünyaya doğru, bir nur ırmağı gibi akan ışığı.

el-fânî Sezgin Özaytekin
10.03.2026  Kadıköy



4 Mart 2026

Veciz bir zikir planı

Bağdat Caddesi üstündeki camimizin imamı Dr Hüseyin Saraç Hocamız veciz bir zikir planı öğretti. ChatGPT yardımıyla yazıya döktüm.

Ramazan geldiğinde ilginç bir şey oluyor: Nice insan namaza başlamamış olsa da, oruca karşı içinde bir sıcaklık hissediyor. Sahura kalkmak istiyor, iftar vaktinde kalbi yumuşuyor. Sanki kalpler, “Dünyaya dalıp beni unutma” diye haber gönderiyor.

Ramazan içinde, önümüzde pek çok kapılar var. Namaz ve oruç kapılarından giremiyorsak, elimiz açık olsun infak kapısından girelim, dilimiz açık olsun zikir kapısından girelim. Zikir, kalbin nefesidir. Az ama devamlı olursa insanı en zor zamanlarında ayağa kaldırır.

Ramazan için kısacık ama çok derin zikir tavsiyesi:

1. lâ ilâhe illallâh -- Tevhid kelimesi (birleme)

Hayatın dağınıklığını tek merkeze toplama cümlesi, her namazdan sonra 33 kere söylenir. Bu cümle şunu öğretir: Hayatın yükünü taşıyan sen değilsin.


2. estağfirullâh -- İstiğfâr (bağışlanma isteği)

Günde en az 100 kere söylenir. Sadece günahlar için değil; ertelediğimiz hayırlar için, yapamadığımız güzellikler için, düzelmeyen iç sıkıntılarımız için. Unutmayın ki, günahtan korunmuş peygamberler bile istiğfar ederdi. Kusursuzluk iddiasında olanlar bağışlanma ihtiyacı duymaz.

3. inniy kuntu minez-zâlimiyn (21:87)
“Gerçekten ben nefsime zulmedenlerden oldum”

Bu dua, balığın karnında karanlıklar içinde pişmanlıkla yakaran Hz Yunus’a aittir. Karanlık üç katman: gece, deniz, balık. Bizim karanlığımız bazen ekran, bazen trafik, bazen işyeri. Çıkış kapısı aynı: tevbe ve istiğfâr.

4. hasbunallâhu veni‘mel-vekîl (3:173)
“Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir”

Bu söz, ateşe atılırken Rabbine mutlak güvenen İbrahim’in teslimiyetidir. Uhud'da kat kat üstün bir orduya karşı duran müslümanların kararlı duruşudur. Allah yeter. Başkalarının hükmü değil.

5. Allâhumme salli ‘alâ Muhammed -- Salavât

Peygamber Efendimiz için mükemmel bir duadır. Çünkü o, ümmetini dert eden, müslümanlar için en çok sıkıntı çeken kişiydi. Salavât, kalbi Peygamberin merhamet ve şefkat iklimine bağlar. Bağlanan kalp yumuşar. Yumuşayan kalp, yorgun bedeni kolayca secdeye götürür.

lâ ilâhe illâ ente subhâneke
innî kuntu mine-zzâlimîn

Hedefimiz her gün 10 dakika zikir olsun.
Kalp zorla değil, şefkatle ayağa kalkar.
Ramazan, tevbe (Allah'a dönüş) ayıdır.
Dönüş, küçük ama samimi bir adımla başlar.

 

2 Mart 2026

Bu da geçer yâhû!

M Akif Eyler

Güncel olayların ağırlığı öyle kuvvetli ki, insanın zihninde bir “kıyamet” hissi oluşuyor. Ekranlar karanlık, başlıklar umut kırıcı, yorumlar keskin. Haber akışı durmuyor ama kalpler yoruluyor. Gürültü arttıkça sükûnet azalıyor; herkes konuşuyor, az kişi dinliyor. Böyle bir atmosferde insan, dünyanın yükünü omzunda taşıyormuş gibi hissedebiliyor.

Dünyanın sonuna gelmişiz gibi... Oysa tarih, bize çok daha sarsıcı fırtınaların estiğini, ülkelerin yıkıldığını, medeniyetlerin dağıldığını, ama hayatın ve sorumluluğun devam ettiğini gösteriyor.

İnsan zihni, içinde bulunduğu anı büyütme eğilimindedir. Şimdi olan şey en önemlidir, çünkü onu yaşıyoruz, çünkü canımız yanıyor, çünkü belirsizlik var. Ama zulüm asla bugüne mahsus değil. Acı, insanlık tarihi kadar eski. Her çağın insanı, kendi yaşadıklarını “en ağır imtihan” zannetmiştir.

İstanbul'un İşgali

1918 yılında İtilâf orduları İstanbul'a girdi. Osmanlı Devleti fiilen çökmüş, başkent savaşı kazanan üç devletin kontrolüne girmişti. Sokaklarda işgal kuvvetleri dolaşıyor, meclis dağıtılıyor, aydınlar sürgüne gönderiliyordu. Devlet bitmiş, başkent işgal edilmiş, gelecek belirsiz; sanki, her şeyin sonu gibiydi.

Ama insanlar umutsuzluğa teslim olmak yerine sorumluluk aldı. Öğretmen ders vermeye, esnaf dükkânını açmaya, kalem sahibi yazmaya, çiftçi tarlasını ekmeye devam etti. 

Ve o meşhur söz dilden dile dolaştı:

Bu da geçer yâhû -- Ebru: Nihal Türe

Bağdat'ın Yıkılması

1258 yılında Moğol orduları Bağdat’a girdi. Şehir yakıldı, kütüphaneler yıkıldı, yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. O dönem için Bağdat sadece bir şehir değildi; ilmin, kültürün, düşüncenin merkezlerinden biriydi. Beytü'l-Hikme gibi kurumlar yok edildi. Kitapların Dicle’ye atıldığı ve nehrin mürekkep yüzünden karardığı anlatılır.

O gün yaşayan biri için bu, medeniyetin sonuydu. Ama medeniyet bitmedi. İlim başka şehirlere taşındı. Kahire’de, Şam’da, Semerkant’ta, Endülüs’te yeni merkezler doğdu. İnsanlık düşünmeyi bırakmadı.

O devirde dile gelen Mesnevi'de, ya da Yunus Divanı'nda Moğol vahşetini göremezsiniz. Bunun yerine insanın iç dünyası, nefs mücadelesi, sevgi, merhamet, sabır ve hakikat arayışı vardır. Yani geçici siyasi yıkımlar değil, insanlığın ortak ve kalıcı dertleri ele alınır. Büyük kriz dönemlerinde bile bazı gönüller, gündemi aşan bir derinlikte, insanı ayakta tutacak hakikatleri söylemeye devam etmiştir.

Kudüs'ün İşgali

1099 yılında Haçlı orduları Kudüs’e girdi. Şehirde büyük bir katliam yaşandı, camiler bile kanla doldu. O günün Müslüman dünyası için bu tarifsiz bir yıkımdı. Ama tarih burada durmadı, bir asır içinde denge değişti. Siyasi hâkimiyetler gelip geçti, Kudüs bâki kaldı, imtihan devam etti.

O günlerde Kudüs kan ve zulümle doluydu; ama kalemler susmadı, dualar kesilmedi. Siyasi hakimiyet el değiştirse de insanın iç dünyasındaki arayış devam etti. Âlimler ilmini sürdürdü, sûfîler gönüllere hitap etti, sıradan insanlar hayatın küçük sorumluluklarını bırakmadı. Tarih sahnesinde büyük sarsıntılar yaşanırken, insanlığın ortak değerleri (adalet, merhamet, sabır ve umut) asla kaybolmadı.

Kıssadan Hisse

Bu örnekleri anlatmanın amacı acıyı küçümsemek değil. Hiçbir zulüm “normal” değildir, hiçbir haksızlık hafife alınamaz. Ama şunu iyi bilmek gerekir:

Tarih boyunca zulüm ve iyilik vardı, dünya durduğu sürece olacaktır. Bizim görevimiz, felaket hissine kapılmak değil, kendi işimizi bilmektir. Dünya büyük krizlerden geçerken bile insanın asli vazifesi değişmez.

Her çağda “artık her şey bitti” diyenler olmuştur. Ama dünya, Allah’ın koyduğu kurallar ile akmaya devam eder. Büyük yıkımlar olduysa büyük dirilişler de oldu. Yaşadıklarımız bize çok ağır geliyor. Ama tarihin geniş penceresinden bakınca şunu görürüz: İnsanlık bundan daha karanlık günler gördü.

"Dünya sarsılıyor, sen bize ne anlatıyorsun" demeyin. Ses çıkaran sarsıntılar haber değeri taşır; sessiz hakikat ise süreklidir, çok ilgi çekmez. Ben gürültüyü değil, esasları konuşuyorum. Esmâ-i Husnâ’yı anlatıyorum; çünkü bu isimler dünyaya kimin hükmettiğini hatırlatır. Gürültü bir yükselir, bir kaybolur. Ama Rahmân’ın merhameti, Hakîm’in hikmeti, Azîz’in izzeti baki kalır. Sarsılmaması gereken yer, kalbimizdir.

Zulüm geçicidir, imtihan sürekli.
Sorumluluk ise her zaman kişiseldir.

“Bu da geçer yâhû”


YZ (Gemini) yorumu
İyilik ve güzellik; bir ağacın büyümesi gibi sessiz ve derin olduğu için çirkinliğin gürültüsü gibi haber değeri taşımaz. Zihin, hayatta kalma içgüdüsüyle fırtınanın sesine odaklanırken hayatın asıl dokusunu sessizce yağan yağmur oluşturur.

31 Ocak 2026

Blok Evren Modeli

Bir Hayali Deneme...

Ertuğrul Taçgın

Blok evren modeline göre: evren (en-boy-yükseklik gibi) 3 uzaysal geometrik boyut ve 1 zaman boyutundan oluşan, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın aynı derecede var olduğunu kabul eden bütüncül bir modeldir. Bu modele göre zaman akmaz, sadece zaman boyutu yönünde ilerleyiş söz konusu olabilir, o da diğer boyutlar gibi bir boyuttur, diğer boyutlardan hiç bir farkı yoktur. Bu modele göre, evren, sanki baştan sona yazılmış bir kitap gibidir, bizim okuduğumuz sayfa şimdiki zaman ise, önceki okunmuş sayfalar geçmiş zamandır ve yok olmamışlardır, henüz okunmamış sayfalar ise gelecek zaman ile ilgilidir, yaratılmayı beklemesine gerek yoktur, zaten vardırlar; hepsi zaten bir blok içinde bütünün parçalarıdır. Bir başka benzetme, iki geometrik boyutlu evren için, ekmek somunu şeklindedir; burada kesilen ekmek dilimin yüzeyi (en ve boy gibi) iki tane geometrik boyut, uzunluk ise zaman boyutu için kullanılır.

Blok evren modeli, Einstein'in görelilik kuramından çıkan kaçınılmaz sonuçtur ve bir çok fizikçi tarafından desteklenir; bunların başında Hermann Minkowski gelir, ki Minskowski uzay-zamanı olarak tanımlanan, blok evrenin matematiksel yapısını oluşturmuştur. Blok evren modeli, Max Tegmark, Kurt Gödel gibi önemli fizikçiler tarafından güçlü bir şekilde, Roger Penrose  tarafından ise kısmen desteklenir. Buna karşılık, blok evren teorisi Lee Smolin, Carlo Rovelli gibi bir kaç fizikçi tarafından da muhtelif gerekçelerle reddedilmektedir.

Blok evren teorisinin arka planını daha iyi kavrayabilmek için, dünya üzerindeki 50 yaşındaki meraklı bir gözlemcinin 50 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende yaşayan 250 yaşındaki başka bir akıllı canlıyı izlediğini kabul edelim; aynı şekilde uzak gezegendeki canlı da gelişmiş teleskopuyla dünyadaki gözlemciyi gözlüyor olsun. Önce, acaba dünyadaki bizim gözlemcimiz ne görecektir, diye sorgulayalım. Aradaki 50 ışık yılı uzaklıktan dolayı, bu akıllı canlının 50 sene önce uzaya yaydığı görüntü sinyalleri ışık hızıyla ilerledikleri için, 50 sene önceki sinyalleri ancak dünyaya ulaşmış olacaktır; dolayısıyla, dünyadaki gözlemci 50 ışık yılı uzaktaki canlının 50 yıl önceki halini, yani 200 yaşındaki daha genç halini görebilecektir. Ancak gerçek durum bu gözlemden farklıdır; çünkü uzak gezegendeki bu akıllı canlı artık 250 yaşında olduğundan, aradaki 50 sene bütün detaylarıyla yaşanmıştır, bu zaman içindeki tüm olaylar kesin olarak gerçekleşmiştir. Sonuç olarak, 50 yıl önceki olaylar (veya çok daha fazlası) yok olmamıştır, bir yerlerde bütün detaylarıyla izlenebilir durumdadır.

Diğer taraftan, 50 sene sonrasına hayalen gidelim, uzun bir ömür yaşayıp iyice yaşlanmış olan dünyadaki gözlemci artık 110 yaşındadır, 50 ışık yılı uzaklıkta bir gezegende yaşayan canlı ise 300 yaşına gelmiştir ve halen gelişmiş teleskopunun başında dünyalı gözlemciyi izlemektedir,  acaba ne görecektir? Aradaki 50 ışık yılı uzaklıktan dolayı, dünyalı gözlemcinin 50 sene önce uzaya yaydığı görüntü sinyalleri ışık hızıyla ilerledikleri için, 50 sene önceki sinyalleri kendisine ulaşmış olacağından dolayı, dünyalı gözlemcinin yaşlı halini değil, 50 yaşındaki bugünkü halini  görebilecektir. Ancak gerçek durum bu gözlemden farklıdır; çünkü uzak gezegendeki bu akıllı canlı artık 300 yaşında olduğundan, aradaki geçen 50 sene bütün detaylarıyla yaşanmıştır; aynı şekilde, dünyada da bu 50 sene yaşanmış durumdadır, bu 50 yıllık zaman içindeki tüm olaylar bütün detaylarına kadar gerçekleşmiş durumdadır. Sonuç olarak, 50 sene sonrasındaki tüm olaylar (veya çok daha fazlası) bugün için bile, uzay-zaman dokusu içindeki bir yerlerde izlenebilir durumdadır.

Bu iki sonuca birlikte bakıldığında, tüm evrenin gerek bütün geçmişi, gerekse bütün geleceği uzay-zaman dokusundan oluşan blok evrende bir yerlerden izlenebilir durumdadır; dolayısıyla, en baştan beri hem geçmişteki hem de gelecekteki tüm olaylar bir bütün olarak vardı, denilebilir.

Burada özgür iradenin yeri sorgulandığında ise, blok evreni oluşturan olaylar dokusunun yapısı özgür iradenin sonucunda ortaya çıkmış olabilir; mesela, iki geometrik boyut ve bir zaman boyutundan oluşan, uzay zaman ekmeğinden, şimdiki zaman kesitini temsil eden,  dik yönde herhangi bir dilim kesildiğinde, o dilimde ortaya çıkan delikli deseni ortaya çıkaran sebepler ise özgür iradenin sonucunda ortaya çıkmış olaylar olabilir. Dik değilde açılı yönde bir dilim kesildiğinde ise, uzak bir mesafeden bakan gözlemcinin görebildiği olayların oluşturduğu desen ortaya çıkar ki, bu desenler de özgür irade tarafından oluşturulmuş olabilirler. Kesme açısı büyüdükçe ortaya çıkan desen, daha uzak bir gözlemcinin görebildiği olayların ortaya çıkardığı desen olacaktır. Diğer bir ifade ile, bize göre henüz daha meydana gelmemiş olayların da,  blok evrenin bir yerlerinden doğru açılarla kesildiğinde, tüm detaylarıyla şu anda gözlenebilir durumda olduğu anlaşılmaktadır.

Bu yazı fizik dünyasındaki tartışmalara olabildiğince bağlı kalarak ve onları bir doğrultuda süzerek, herhangi bir ilave yorum katmadan   hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu değerlendirme sonucunda ortaya çıkan blok-evren modelinin İslamiyetteki kader anlayışıyla olan paralelliği dikkat çekici boyutlardadır. 

Selam ve muhabbetle,

E.T.
------

İki uzay ve bir zaman boyutunda geçmiş ve gelecek
https://commons.wikimedia.org/wiki/File:World_line.svg